Bu çalışma, İbn Sînâ mantığının modern mantıksal araçlarla formelleştirilmesi meselesini Catarina Dutilh Novaes'in (2007, 2012) kuramsal çerçevesi ışığında ele almaktadır. Wilfrid Hodges'ın çok sıralı birinci derece mantık ve Kripke anlambilimi temelli iki boyutlu model-teorik yaklaşımı, Saloua Chatti ve Riccardo Strobino'nun zamansal nicelemeyi içeren yüklemler mantığı temelli çözümlemeleri ile Shahid Rahman'ın yapıcı tip kuramı çerçevesinde sunduğu diyalojik yaklaşımı karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Çalışma, Dutilh Novaes'in formelleştirmeyi aksiyomlaştırma, sembolleştirme ve kavramsal çeviri olarak üç ayrı fakat birbirine bağlı göreve ayıran çözümlemesinden hareket etmekte ve bu çözümlemeye dayanan üç değerlendirme ölçütünü, yani kavramsal uyumu, ifade gücünü ve kuramsal verimi, ana karşılaştırma ekseni olarak benimsemektedir. Çalışmanın temel iddiası, İbn Sînâ mantığının formelleştirilmesinin tek bir meşru biçime indirgenemeyeceği ve söz konusu yaklaşımların bu üç ölçüt açısından birbirini tamamlayan ama birbiriyle de yarışan modeller sunduğu yönündedir. Buna göre formelleştirme tercihi, bu üç ölçüt arasındaki kaçınılmaz değiş tokuşlara bağlı bir gerekçelendirme sorunu olarak belirir.
Soğutma teknolojileri gıda üretiminden saklanmasına ve nakledilmesine ortam iklimlendirmesinden tıpta aşıların, organların ve kanın korunmasına kadar pek çok alanda günlük yaşantımızın önemli hatta vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Gametlerin, embriyoların, dokuların, hücrelerin, tohumların ve genetik örneklerin düşük sıcaklıklarda saklanması anlamına gelen kriyoprezervasyon da sessiz sedasız hayatımızda büyük bir yer edinen bir başka soğutma teknolojisi uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte soğutma teknolojileri başlangıcından itibaren bilim, teknoloji ve siyasetin kesişim alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kriyoprezervasyon pratikleri bu kesişimin çok daha bariz şekilde görünür olduğu bir alandır. Kriyoprezervasyon yalnızca biyomedikal bir saklama tekniği değil, yaşamın, ölümün, zamanın ve geleceğin yönetimine ilişkin özgül bir iktidar teknolojisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu uygulamalar biyolojik materyalin yalnızca korunmasını değil, aynı zamanda gelecekteki kullanım için askıya alınmasını, rezerv olarak saklanmasını da mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda çalışma, Foucault’nun biyopolitika kavramından hareketle oluşturulan kriyopolitika kavramının geçerliliğini tartışacaktır. Bu amaçla makalede öncelikle soğutma teknolojilerinin kullanımının ve bu alandaki bilimsel çalışmaların tarihsel gelişimi ortaya konacaktır. Ardından kriyoprezervasyon uygulamalarındaki gelişmelerin Foucaultcu anlamdaki biyopolitika kavramını yeniden değerlendirmemiz gerektirdiğini öne süren Emma Kowal, Joanna Radin ve Thomas Lemke’nin görüşleri ele alınacaktır. Sonuç bölümünde kriyoprezervasyon uygulamalarının iktidar pratiklerinde önemli bir farklılık yaratıp yaratmadığı ve bu bağlamda kriyopolitika kavramına ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışılacaktır.Bu bağlamda çalışma, Foucault’nun biyopolitika kavramından hareketle oluşturulan kriyopolitika kavramının geçerliliğini tartışacaktır. Bu amaçla makalede öncelikle soğutma teknolojilerinin kullanımının ve bu alandaki bilimsel çalışmaların tarihsel gelişimini ortaya konacaktır. Ardından kriyoprezervasyon uygulamalarındaki gelişmelerin Foucaultcu anlamdaki biyopolitika kavramını yeniden değerlendirmemiz gerektirdiğini öne süren Emma Kowal, Joanna Radin ve Thomas Lemke’nin görüşleri ele alınacaktır. Sonuç bölümünde kriyoprezervasyon uygulamalarının iktidar pratiklerinde önemli bir farklılık yaratıp yaratmadığı ve bu bağlamda kriyopolitika kavramına ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışılacaktır.
Bu makalede, Kant’ın mekân anlayışı fenomenolojik açıdan yeniden yorumlanarak Martin Heidegger’in Immanuel Kant’a ilişkin etkili okumasındaki zamansallığın önceliği tezi eleştirel olarak incelemektedir. Çalışmanın temel iddiası, Kant düşüncesinde fenomenolojik açılımın kurucu zemininin zaman değil, mekân olduğudur. Bu doğrultuda Kant’ın mekân anlayışı, yalnızca Saf Aklın Eleştirisi’ndeki transandantal estetik çerçevesinde değil; erken dönem doğa felsefesi metinleri, 1768 tarihli “uyumsuz benzerler” analizi ve dış duyu kuramı bağlamında bütünlüklü bir süreklilik içinde ele alınmaktadır. Makalede, yönsel-yönelimsel asimetri kavramı üzerinden mekânın fenomenolojik statüsü temellendirilmektedir. Sağ–sol ayrımı örneğinde açığa çıkan indirgenemez fark, mekânın salt geometrik ya da ilişkisel bir yapı olarak kavranamayacağını, aksine fenomenlerin dünyada veriliş tarzını belirleyen yönelimsel bir açıklık olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda mekân, fenomenlerin yalnızca konumunu değil, görünürlük kipini belirleyen kurucu bir koşul olarak yeniden yorumlanmaktadır. Heidegger’in Kant okumasının sınırları, özellikle “İdealizmin Çürütülmesi” bölümünde ortaya konan iç deneyimin uzamsal bir referansa bağımlılığı üzerinden gösterilmektedir. Bu durum, zamanın fenomenolojik önceliği tezini problematize etmekte ve mekânın kurucu rolünü açığa çıkarmaktadır. Sonuç olarak çalışma, Kant’ta mekânın fenomenolojik önceliğe sahip olduğunu ve fenomenolojik düşüncenin uzamsal bir temelde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Bu çalışma, Yirmiyahu Yovel’in Spinoza felsefesini Marrano kültürü ve “çift kimlik” deneyimi üzerinden okuyan entelektüel arkeolojik tezini eleştirel bir perspektifle analiz etmektedir. Yovel, Spinoza’daki vahiy dilinin reddi, çift dil kullanımı ve seküler dönüşümünü, Wolfson’un psikolojik veya Strauss’un politik açıklamalarından farklı olarak, nesiller boyu içselleştirilmiş bir Marrano kültürel kodu üzerinden temellendirmektedir. Çalışmada, Yovel’in sunduğu tarihsel dekorun Spinoza’nın yazı dilini anlamaya katkısı teslim edilmekle birlikte, felsefi sistemini münhasıran “içkinlik” kategorisine indirgemesinin metodolojik sınırları tartışmaya açılmaktadır. Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı üzerinden kurduğu yapı, sistemin panteizm veya panenteizm gibi farklı ontolojik kategorilerle okunmasına da imkân tanımaktadır. Bu bağlamda makale, Yovel’in Marrano tezinin bu alternatif okumalara zemin sunup sunmadığını sorgulayarak, yazarın yaklaşımının felsefi sistemi sosyolojik bir kalıba indirgeme ve mutlaklaştırma riski barındırdığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çalışma, Spinoza’daki dönüşümün mutlak bir köksüzlükten ziyade, İbrani mirası, İslâm felsefesi, Skolastik ve Rönesans felsefesinin modern dünyanın seküler diline bir tercümesi olarak ve süreklilik bağlamında değerlendirilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı üzerinden kurduğu yapı, sistemin panteizm veya panenteizm gibi farklı ontolojik kategorilerle okunmasına da imkân tanımaktadır. Bu bağlamda makale, Yovel’in Marrano tezinin bu alternatif okumalara zemin sunup sunmadığını sorgulayarak, yazarın yaklaşımının felsefi sistemi sosyolojik bir kalıba indirgeme ve mutlaklaştırma riski barındırdığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çalışma, Spinoza’daki dönüşümün mutlak bir köksüzlükten ziyade, İbrani mirası, İslâm felsefesi, Skolastik ve Rönesans felsefesinin modern dünyanın seküler diline bir tercümesi olarak ve süreklilik bağlamında değerlendirilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.
Bu çalışma, Homeros destanlarındaki ideal rejimi siyaset felsefesi açısından inceleyerek, siyasal antropolojinin "siyaset öncesi" sınıflandırmalarına ve dışlayıcı Platonik-Aristotelesçi mirasa meydan okumaktadır. Luc Ferry'nin ahlaki ve varoluşsal değerler ayrımını temel alan çalışma, Homerosçu egemenliğin insanın ölümlülük ve sonlulukla karşılaşmasında kök saldığını savunmaktadır. Bu analizin merkezinde, eschatia (en uzak uç) ve peirar (kaderin sınırı) kavramları aracılığıyla eşikselliğin (liminalite) kavramsallaştırılması yer almaktadır. Yazar, ideal Homeros rejimini bir "Eşik Rejimi" olarak tanımlamak üzere Eschatokratia (Uçların/Sınırın Yönetimi) terimini türetmektedir. Bu çerçevede meşruiyet, kurumsal yapılardan veya hukuk kurallarından değil; öznenin yok oluşun eşiğinde anlamı muhafaza etme becerisinden doğar. Akhilleus’un öfkesi ve Odysseus’un nostos’u (eve dönüşü) üzerinden yapılan inceleme, bu kahramanların yaşam, ölüm ve sönmez bir şan (kleos) arasındaki aşırı gerilimleri yöneterek nasıl egemenlik kazandıklarını ortaya koymaktadır.
Bu çalışma, George Berkeley’in epistemolojisini sadece bir idealizm öğretisi olarak değil, bilginin gerekçelendirilme süreçlerini açıklayan sistematik bir yapı olarak ele almaktadır. Araştırmanın temel odağını erken modern dönem temsilci realizminin özne ile nesne arasına koyduğu mesafenin şüpheciliği zorunlu kılıp kılmadığı ve Berkeley’in bu mesafeyi ortadan kaldırarak ne ölçüde sağlam bir bilgi zemini kurabildiği sorusu oluşturmaktadır. Bu çerçevede ide, zihin ve Tanrı arasındaki bağ, bilginin gerekçelendirilmesindeki işlevleri bakımından analiz edilmektedir. Metin merkezli kavramsal analiz ve karşılaştırmalı felsefi yorumlama yönteminin kullanıldığı çalışmada, Berkeley’in temel eserleri doğrudan incelenerek elde edilen veriler, çağdaş epistemolojideki temelcilik, tutarlılık ve Sellarsçı eleştiriler ışığında değerlendirilm ektedir. Özellikle Timo Airaksinen ve Michael Levine’in yorumları üzerinden Berkeley’in ılımlı temelcilik ile güçlü temelcilik arasındaki yeri tartışmaya açılmaktadır. Araştırma sonucunda ulaşılan bulgular, Berkeley epistemolojisinin sadece dış dünyanın reddi ile sınırlı olmadığını, aksine ideleri doğrudan epistemik temel yaparak yanılmazlık iddiasına dayalı güçlü bir model geliştirdiğini göstermektedir. Bu yapı, deneyim alanıyla sınırlı kalmayıp Tanrı’nın düzenleyici rolüyle tamamlanmakta, bu da sistemi bir yandan güçlü temelcilik olarak okumaya imkân tanırken, diğer yandan gerekçelendirmeyi metafizik bir alana taşıması nedeniyle tartışmalı bir konuma yerleştirmektedir. Sonuç olarak Berkeley, şüpheciliği aşmayı başaran ancak bilginin kesinliğini ilahi düzen fikri üzerinden yeniden inşa eden çift katmanlı bir mimari sunmaktadır.
Literatürümüzde Galileo’nun bilimsel düşüncesi çoğunlukla magnum opus eserleri üzerinden değerlendirilmekte olup, bu durum onun erken dönem çalışmalarının kurucu rolünü görece arka planda bırakmaktadır. Oysa erken dönem eseri olan De Motu, Galileo’nun daha sonraki kuramsal yönelimlerini mümkün kılan kavramsal ve yöntemsel temelleri barındırmaktadır. Bu çalışma, Galileo’nun erken dönem metinlerinden hareketle onun düşüncesinin Arşimet’e dayanan kökenlerini görünür kılmayı amaçlamaktadır. Galileo’nun erken döneminde geliştirdiği analizler, özellikle hidrostatik ilkeler aracılığıyla ağırlık, hacim ve ortam arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaya yönelmektedir. Bu çerçevede hareket, cismin mutlak özelliklerinden ziyade, içinde bulunduğu ortamla kurduğu nicel ilişkiler üzerinden açıklanmaktadır. Bu yaklaşım Aristoteles’in nitel ve özsel açıklamalarına karşı, karşılaştırmalı ve ölçülebilir bir açıklama modelinin geliştirilmesi anlamına gelmektedir. Galileo’nun Aristotelesçi kurama yönelttiği eleştiri, yalnızca deneysel gözlemlerle sınırlı kalmayıp, kuramın içsel tutarlılığını hedef alan mantıksal çözümlemeler aracılığıyla derinleşmektedir. Buradan hareketle çalışma, Galileo’nun erken dönem metinlerindeki Arşimetçi mirasın yalnızca teknik bir referans olmadığını, onun hareket kuramının oluşumunda belirleyici bir epistemik zemin oluşturduğunu ileri sürmekte ve bunu göstermektedir. Literatürde çoğunlukla ihmal edilen bu erken dönem, Galileo’nun olgunluk eserlerinin anlaşılması açısından vazgeçilmez bir süreklilik sunmaktadır. Dolayısıyla çalışma, Galileo’nun bilimsel düşüncesini bütüncül bir perspektifle ele alarak erken dönem ile olgunluk dönemi arasındaki kuramsal sürekliliği görünür kılmayı hedeflemektedir.
Günümüzde boş zamanın çalışma saatlerinin dışında kalan ve özel alanla sınırlı düşünülen dinlenme, eğlenme ve tüketme alanı olduğu genel kabul görmektedir. Bireysel tercihlerin ve serbest piyasa dinamiklerinin öne çıktığı bu kabulde boş zaman kavramı tüketimle ilgili eylemlere indirgenmektedir. Ancak bu çalışma boş zamanı söz konusu tüketim odaklı apolitik kavrayışın dışına çıkararak toplumsal iktidar ilişkilerinin, ideolojik mücadelelerin ve yurttaşlık pratiklerinin merkezine yerleştirmekte ve bu alanın zorunlu politik doğasına işaret etmektedir. Politik olanın kurucu unsur olarak ele alınması gerektiği savıyla birlikte bu çalışmada, boş zaman tarihsel, kuramsal ve normatif bir çerçevede analiz edilerek, içeriğinin nasıl politik olarak yeniden tasarlanabileceği ve boş zamanın toplumsal direniş olarak neye karşılık gelebileceği tartışılmaktadır. Tarihsel anlamda boş zaman ilk defa kamusal tartışma ve siyasete katılımın mutlak önkoşulu biçiminde karşımıza çıkar. Ancak modern döneme gelindiğinde kapitalizmin zorunluluk ve özgürlük alanları arasındaki sınırları bulanıklaştırdığı, boş zamanı metalaştırdığı ve denetim altına aldığı görülmektedir. Bu dönemde pasif tüketimle iç içe ele alınan boş zaman, bireyin kamusal bir aktör olma potansiyelini de sınırlandırmakta, politik alandan uzak bir mefhum olarak kabul edilmektedir. Ancak bu çalışma boş zamanın sadece bir "boş vakit" değil, bireysel ve kolektif eylemlerin zemini niteliğinde, zorunlu olarak politik bir içerik taşıdığını savunmaktadır. Boş zamanın piyasa mantığından arındırılarak geri alınması, demokratik bir kamusallığın yeniden inşası için hayati bir öneme sahiptir.
Bu çalışma, sicim teorisinde temel varlıklar olarak kabul edilen sicimlerin doğrudan gözlemlenememesini, teknolojik yetersizlikten kaynaklanan geçici bir eksiklik olarak değerlendirmemektedir. Çalışma bu durumu ölçülebilirliğin fiziksel koşullarına içkin bir epistemolojik sınır çerçevesinde ele almaktadır. Çalışmanın temel iddiası, kuantum belirsizliği, kütleçekimsel geri-tepme, asgari uzunluk yaklaşımları ve uzay-zaman belirsizliği ilkesi birlikte değerlendirildiğinde, belirli bir ölçeğin altında çözünürlüğün artırılmasının ilkesel bir sınırla karşılaştığı görülmektedir. Bu sınır, ölçüm sürecinin fiziksel yapısından kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede sicimlerin gözlemlenememesi, ontolojik bir yokluk göstergesi olmaktan ziyade, bilgiye erişimin fiziksel olarak kurulabilir koşullarına ilişkin yapısal bir sınırlamayı ifade etmektedir. Makale, önce belirsizlik ilkesinin ölçüm kavramı üzerindeki etkisini, ardından yüksek enerjili saçılma analizleri ile uzay-zaman belirsizliği yaklaşımını incelemektedir. Son olarak bu fiziksel sonuçların bilim felsefesi bağlamındaki anlamını tartışmaktadır. Sonuç olarak çalışma, ilgili kuantum-kütleçekim analizleri doğruysa, sicimlerin epistemolojik konumunu ölçülebilirlik koşulları temelinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Martin Heidegger, erken dönem yazılarında dünya görüşü ve felsefe arasında keskin bir ayrım yapar. Dünya görüşü varlıklar hakkında belirli çıkarımlarda bulunurken, felsefe varlıkları bizzat varoluşları üzerinden, onları varlık olarak belirleyeni incelemeyi görev edinir. Buna göre, felsefe varlıklara yönelik belirli bir yaklaşımı benimsemekten imtina ederken, dünya görüşü herhangi bir insanın sahip olageldiği kültürel çevresini ve tarihsel şartları temsil eder. Bu yazıda, Heidegger’in bu ayrıma Varlık ve Zaman’da riayet etmekte başarısız olduğunu iddia edeceğim. Eserde, varolmanın ne anlama geldiği sorusunu yeniden sorarken insanın varoluşsal bir incelemesini yapmanın gerektiği sonucuna varılır. Bu incelemenin bir bileşeni de insanın otantik varoluşunun belirlenmesidir. Nitekim, Heidegger, otantik varoluşa getirdiği açıklamayı toplumun ölüme yönelik sahip olduğu belli bir yaklaşıma dayandırarak belli bir dünya görüşünü insan varoluşunun temel bir parçası haline getirir, böylelikle de eserin kendi tanımladığı şekliyle felsefi karakterini zayıflatmaktadır.
Bu çalışma, François Laruelle’in felsefe-olmayan (non-philosophy) disiplini ve radikal içkinlik düşüncesi ekseninde, inanç kavramını felsefi rasyonalizmin ve onto-teolojik kurguların tahakkümünden kurtarmayı amaçlamaktadır. Modern felsefe tarihi boyunca inanç, ya rasyonel sistemlerin bir nesnesi haline getirilerek evcilleştirilmiş ya da kurumsal yapıların dogmatik iktidarı tarafından mülk edinilmiştir. Çalışmada ilk olarak, Laruelle’in "Yeterli Felsefe İlkesi" ve "Yeterli Kilise İlkesi" kavramları aracılığıyla akıl ve inanç arasındaki hiyerarşik ilişkiler yapısöküme uğratılmaktadır. Ardından, felsefi kararın (philosophical decision) eksik kavrayışına karşı, inancın bir "Bir-içinde-Görüş" (Vision-in-One) ve "gizli teoloji" (clandestine theology) pratiği olarak nasıl radikal bir özgürleşme düzlemi sunabileceği temellendirilmektedir. Makalede ayrıca, felsefe-olmayan teze yönelik olası akıl-dışılık ve rölativizm itirazları "önleyici bir savunma" stratejisiyle çürütülmekte; inancın, göksel bir dogmatizm yerine "Sıradan İnsan"ın (Ordinary Man) çıplak ve manipüle edilemez gerçekliğine dayanan radikal bir insaniyetçilik manifestosu olduğu ileri sürülmektedir. Son kertede bu araştırma, inancı felsefeyle uzlaştırmak veya çatıştırmak yerine, felsefeyi inancın kurucu içkinliğinden tek taraflı olarak dışlayan yeni bir 'geleceğin Mesih'i' ya da "geleceğin teolojisi" imkânını tartışmaya açmaktadır.
Din insan için ister olumlu ister olumsuz anlamda olsun daima bir problem alanı oluşturmuştur. İnsanın hayatını din karşısındaki tutumu belirlemiştir diyebiliriz. Düşünce tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Hemen her düşünür düşünce sistemi içinde dine ve Tanrı konusuna yer vermiş, konu hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceler ortaya koymuşlardır. Sistem kuran bir düşünür olarak Platon’un da sisteminde Tanrı ve din konusunu özellikle ele aldığına şahit olmaktayız. Platon bu konular hakkındaki düşüncelerini öncelikle Euthyphron, Nomoi ve Timaios adlı eserlerinde ortaya koymaktadır. Bu eserler arasında Euthyphron diyaloğunun özel bir önemi vardır. Diyalogda ele alınan erdem ya da değer dindarlıktır. Burada, kutsal olanla idea arasındaki ilişki değerlendirilmekte, din ve dindarlık konuları tartışılmaktadır. Nomoi (Yasalar) adlı eserinde ise özellikle X. kitapta, dinsizlik konusu üzerinde durulmuştur. Dinsizliğin nedenleri, zararları ve çözüm yolları değerlendirilmiştir. Dinsizliğin bir devlet ve toplum için sadece bir inanç sorunu olmadığı, aynı zamanda topluma karşı işlenmiş bir suç olduğu üzerinde durulmuştur. Söz konusu suça karşı verilebilecek cezalar da tartışılmıştır. Bu araştırmanın amacını da bu hususları değerlendirmek oluşturmaktadır.
Bu çalışma, Julia Kristeva’nın abjection kavramı üzerinden göçmenlik ve mültecilik meselelerine felsefi bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Kristeva’nın özne kuramı, semiotik ve simgesel ayrımı, annelik figürü ve yabancılık düşüncesi, göçmen bedenin temsile kapalı kalışını ve politik sistemler tarafından abjectleştirilmesini anlamak için ele alınmaktadır. Çalışma, Sara Beardsworth, Kelly Oliver, Noëlle McAfee ve Judith Butler gibi düşünürlerin Kristeva yorumlarını dikkate alarak hem destekleyici hem de eleştirel açılımlar sunar. Abjection kavramı, göçmen figürünü yalnızca dışlanan değil, özneyi ve simgesel düzeni kuran sınır figürü olarak konumlandırır. Sonuç olarak, Kristeva’nın teorisi, göçmenliğe dair etik, temsil ve kimlik sorunlarını düşünmek için hem teorik hem varoluşsal düzeyde güçlü bir çerçeve sunar.
Dil felsefesi, felsefe içinde antik dönemden beri tartışılan bir konu olmakla birlikte, Frege'nin 1879 tarihli Begriffsschrift adlı eseriyle bağımsız bir alt-disiplin olarak şekillenmeye başlamıştır. Yaklaşık bir buçuk yüzyıllık bu disiplinleşme sürecinin haritası bugüne dek bütüncül biçimde çıkarılmamıştır. Bu çalışma, analitik dil felsefesi geleneğinin (Frege-Russell-Wittgenstein-Quine-Kripke çizgisi) 1879'dan günümüze uzanan disiplinleşme dinamiklerini sistematik-kavramsal bir tarama yoluyla haritalamayı amaçlamaktadır. Yöntem olarak PRISMA temelli bir tarihsel-tematik tarama protokolü (TT-PRISMA-PoL) önerilmiş ve uygulanmıştır. İki uluslararası indeks (WoS Core Collection ve Scopus) ile on bir farklı veri tabanı İngilizce, Almanca, Türkçe ve Hintçe sorgularla taranmış; iki uluslararası indeksten yineleme öncesi 79.056 ham kayıt elde edilmiştir. Bulgular, yedi tarihsel dönem (Doğuş, Mantıksal Pozitivizm, Sıradan Dil, Naturalist, Externalist-Pragmatist, Çağdaş ve Türkiye eksenli alımlama dönemleri) ile sekiz tematik kümeyi (anlam, gönderme, doğruluk koşulu, mantıksal form, söz edimi, modallik, çeviri-belirsizlik, kavramsal mühendislik) birlikte değerlendirmektedir. Yayınların yaklaşık üçte ikisinin 2011 sonrasına ait olduğu, 2018 sonrasında kavramsal mühendislik ekseninde yıllık yayın sayısının iki katından fazla artarak 2025'te 207'ye ulaştığı tespit edilmiştir. Türkçe yayın oranı her iki uluslararası indekste %0,2 düzeyindedir. Türkiye-Hindistan dil felsefesi diyaloğu ise iki bağımsız veri tabanında sıfıra yakın değerlerle doğrulanmaktadır. Bhartṛhari geleneğinin analitik gelenekle diyaloğu Hindistan'da özgün bir yol sunarken, Türkiye'deki üç dalgalı alımlama (1949–1980, 1980–2000, 2000-bugün) görece pasif bir konum sergilemektedir.
Çokkültürlülük, özellikle kültürel çeşitlilik, bireysel özerklik ve liberal eşitlik arasındaki ilişki bağlamında çağdaş siyaset teorisinin temel tartışma alanlarından biri hâline gelmiştir. Bu tartışmalar içerisinde Will Kymlicka, azınlık hakları ile liberalizmin temel ilkelerini uzlaştırmaya yönelik en etkili teorik yaklaşımlardan birini geliştirmiştir. Bu çalışmanın temel sorusu, Kymlicka’nın çokkültürlü vatandaşlık teorisinin grup-farklılaştırılmış hakları, liberal siyaset teorisinin temel ilkeleriyle nasıl uzlaştırdığı ve bu süreçte liberalizmi ne şekilde yeniden yorumladığıdır. Nitel araştırma deseninin benimsendiği çalışmada, Kymlicka’nın eserleri Brian Barry, Charles Taylor, Bhikhu Parekh, Iris Marion Young, Joseph Raz, Tariq Modood ve Seyla Benhabib gibi çağdaş siyaset teorisyenlerinin yaklaşımlarıyla birlikte kavramsal ve karşılaştırmalı analiz yoluyla incelenmiştir. Çalışma, Kymlicka’nın liberal çokkültürlülük yaklaşımının yalnızca azınlık haklarını savunan normatif bir teori olarak değil, kültürel çoğulculuk koşullarında eşitlik, vatandaşlık, adalet ve bireysel özerklik kavramlarını yeniden yorumlayan daha geniş bir teorik çerçeve olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, grup-farklılaştırılmış haklar, liberal eşitliğin istisnaları değil, anlamlı bireysel özerklik için gerekli kültürel koşulları güvence altına almayı amaçlayan tamamlayıcı mekanizmalardır. Çalışma, liberalizm ile çokkültürlülüğün birbirini dışlayan paradigmalar olarak değerlendirilmesinin zorunlu olmadığı; aksine belirli normatif koşullar altında kültürel tanınma ile bireysel hakların liberal bir siyasal adalet anlayışı içerisinde uzlaştırılabileceği sonucuna ulaşmıştır.
Bu makale, Kant'ın çıkarsızlık (disinterestedness) kavramını yeniden yorumlayarak onun yalnızca estetik bir uğrağı değil, aynı zamanda ahlaki ve politik yaşamın transandantal zeminini oluşturduğunu savunmaktadır. Çıkarsızlık, bireysel çıkarları, yönelimleri ve özel bakış açılarını aşarak evrensel bir perspektifi mümkün kılar, bu nedenle yalnızca estetik yargılarla değil ahlak ve politika felsefesiyle de ilişkilendirilmelidir. Makale, tarihsel olarak önce ahlak alanında öne çıkan çıkarsızlık düşüncesinin estetik kurama aktarılmış olduğunu ve bu nedenle estetik deneyimin ahlaki çıkarsızlığın izlerini taşıdığını ileri sürmektedir. Kant'ın hem estetik hem de ahlaki alanda çıkara dayalı duyguları dışarıda bırakması bu sürekliliğin önemli bir göstergesidir. Bu çerçevede makale, ahlaki ve estetik alandaki çıkarsız deneyimlerin bireyleri evrensel ilkelere yönelterek politik öznelerarasılık, dayanışma ve etik ilerleme imkânlarının temelini oluşturduğunu savunmaktadır. Adil bir ahlaki-politik düzenin tasavvur edilmesi ve gerçekleştirilmesi sürecinde estetik deneyimin, çoğu zaman göz ardı edilen ancak kurucu bir işlev üstlenen bir boyut sunduğu öne sürülmektedir.
Bu çalışmada, felsefe ile mitos arasındaki ilişki çerçevesinde, felsefenin mitosu ele alma biçimini ortaya koyabilmek için, bir örnekten, Dede Korkut Kitabı’ndaki Depegöz anlatısından hareket edilmiş ve “tek gözlü canavar ile onu alt eden kahraman mitosu”nun Dede Korkut Kitabı’ndaki aktarılış şeklinin felsefi açıdan hangi anlamları taşıdığı genel olarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Burada J. P. Vernant’ın mitosu bir anlatı (récit) olarak tanımlayan ve mitosların bize bir anlam çokluğu sunduğu görüşünü savunan düşüncesine dayanılarak, içinde taşıdığı bütün anlam boyutuyla halk kültürünün hafızasında kendini gösteren Depegöz anlatısı örneği üzerinden felsefi bir yaklaşımın nasıl mümkün olduğu sorusuna sorusuna bir yanıt bulunmaya çalışılmıştır. Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki Depegöz anlatısının diğer halklardaki benzer mitoslarla (örneğin Homeros’ta aktarılan Polyphemos mitosuyla) ilişkisi bağlamında yapılan köken araştırmalarına değinildikten sonra, bu köken tartışması bir yana bırakılarak, doğrudan doğruya Dede Korkut metnine yönelinmiş ve oradaki toplumsal, törel-ahlaksal, dinsel yaşam biçimlerinin özellikleri gösterilmek istenmiştir. Genel olarak Dede Korkut Hikâyeleri’nde, özel olarak da Depegöz anlatısında görülen ve yaşam ve kültür dünyasını biçimlendiren pastoral yapı, kısaca, bireysel, toplumsal, ahlaksal, dinsel eylem ve kavrayış biçimleri açısından değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmenin sonucu olarak, felsefenin mitosu bütünüyle dışlama yerine, “tarih dışı” gibi görünen anlatıyı tarihsel bağlamı içine göz önünde bulunduracağı düşüncesi ortaya konmaktadır. Ele aldığımız Depegöz mitosunda bu tarihsel bağlam, anlatının yazıya döküldüğü çağın ve kültürün özellikleriyle şekillenmektedir.
Platon Yasalar’da ihanet, cinayet ve dinsizlik gibi suçları işleyenlerin defin hakkını reddeder; onların öldürüldükten sonra gömülmeden kent dışına atılarak cezalandırılmalarını öngörür. Platon, bu suçları bizzat devletin kendisine yönelik imha ve inkâr girişimi olarak görür. Bu suçlar devletin üzerine inşa edildiği değerlerin inkârını ve yıkımını ifade etmektedir. Platon’a göre devlet, adalet aracılığıyla ayakta duran bir siyasal kozmostur. Devletin düzeni ise logosun ifadesi olan yasa ile sağlanır. Adaletin ve düzenin sağlanması için yasayı ihlal eden suçluların mutlaka cezalandırılması gerekir. Gömülmeme bu cezalardan birisidir. Bu makale Platon’un gömülmeme cezasını tarihsel ve düşünsel açıdan ele alır. Platon’un gömülmeme cezasına yaklaşımının anlaşılması için önce Antik Yunan’da ölü gömmenin önemine dair inanç ve pratikleri ele alınmış, Antik Yunan hukukunun meseleye bakışına değinilmiş ve bu cezayı konu edinen Sophokles’in Antigone tragedyasında gömülmeme cezasının nasıl sorunsallaştırıldığı incelenmiştir. Platon’un söz konusu suçları bir tür siyasal inançsızlık olarak gördüğü ileri sürülmüş; gömülmeme cezası ağırlaştırılmış ölüm cezası olarak kavramsallaştırılmıştır.
Bu çalışma, dijital çağda sanat eserinin özgünlüğünün nasıl mümkün olduğu sorusunu ontolojik bir perspektiften ele almaktadır. Makalenin temel problemi, veri düzeyinde sınırsız biçimde çoğaltılabilen ve algoritmik olarak üretilebilen dijital nesneler bağlamında klasik estetiğin özgünlük anlayışının sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamaktır. Çalışma, Walter Benjamin’in aura kavramını yeniden yorumlayarak, auranın yalnızca teknik yeniden üretimle kaybolan bir nitelik değil, belirli deneyim, algı ve dolaşım koşulları altında ortaya çıkan ontolojik bir yapı olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede dijital çağda yaşanan dönüşüm, auranın ortadan kalkması değil, ontolojik düzlem değiştirmesi olarak değerlendirilmektedir. Makalede öncelikle Benjamin’in aura kavramı ontolojik bir kategori olarak yeniden ele alınmış, ardından dijital nesnelerin çoğaltılabilirlik ve hesaplanabilirlik özellikleri üzerinden sanat eserinin süreçsel ve algoritmik bir yapıya dönüştüğü gösterilmiştir. Çalışmanın temel katkısı, “ontolojik-ilişkisel özgünlük” kavramını geliştirmesidir. Bu kavrama göre özgünlük, artık esere içkin sabit bir özellik değil, kayıt, izlenebilirlik ve doğrulanabilirlik gibi teknik süreçler içinde ortaya çıkan ilişkisel bir etkidir. Böylece özgünlük, nesnenin özünden değil, teknik sistemler ve dolaşım ağları içindeki konumundan türemektedir. Sonuç olarak çalışma, dijital çağda özgünlüğün kaybolduğu ya da teknik araçlarla yeniden tesis edildiği yönündeki yaklaşımlar yerine, özgünlüğün süreçsel ve ilişkisel bir ontolojik kategoriye dönüştüğünü savunmaktadır.
Bu çalışma, Edgar Morin'in "karmaşık düşünce" paradigmasının ve geleceğin eğitimi için önerdiği yedi temel ilkenin, ilkokul düzeyinde Çocuklar İçin Felsefe (P4C) pedagojisi ve "soruşturma topluluğu" stratejileri aracılığıyla nasıl işlerlik kazanabileceğini incelemektedir. Geleneksel eğitimin bilgiyi yalıtılmış disiplinlere ayıran, ölçülebilir ve indirgemeci yapısının 21. yüzyılın çok boyutlu krizlerini anlamada yetersiz kaldığı vurgulanarak, köklü bir bilişsel dönüşümün zihinsel şemaların hızla geliştiği ilkokul çağında başlatılması gerektiği savunulmaktadır. P4C oturumları, çocuklara ezberlenmiş dogmatik doğrular sunmak yerine mantıksal, yaratıcı, özenli ve üstbilişsel düşünme becerileri kazandırarak belirsizliklerle başa çıkma, olayları bağlamsal değerlendirme ve ötekini anlama kapasitelerini geliştirebilir. Çalışma kapsamında Morin'in epistemolojik ilkeleri yapılandırılmış sınıf içi düşünce deneyleriyle (Theseus'un Gemisi ve Görünmezlik Yüzüğü) örneklendirilerek analiz edilmiştir. Sonuç olarak, karmaşık düşünce ve P4C entegrasyonunun, öğrencilere dar aidiyetlerin ötesinde bir "dünyalı kimliği" kazandırmak, evrensel dayanışma ve gezegensel bilinç oluşturmak adına stratejik bir pedagojik zorunluluk olduğu öne sürülmektedir.
Stories published via dergipark.org.tr.