Bu çalışmada, felsefe ile mitos arasındaki ilişki çerçevesinde, felsefenin mitosu ele alma biçimini ortaya koyabilmek için, bir örnekten, Dede Korkut Kitabı’ndaki Depegöz anlatısından hareket edilmiş ve “tek gözlü canavar ile onu alt eden kahraman mitosu”nun Dede Korkut Kitabı’ndaki aktarılış şeklinin felsefi açıdan hangi anlamları taşıdığı genel olarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Burada J. P. Vernant’ın mitosu bir anlatı (récit) olarak tanımlayan ve mitosların bize bir anlam çokluğu sunduğu görüşünü savunan düşüncesine dayanılarak, içinde taşıdığı bütün anlam boyutuyla halk kültürünün hafızasında kendini gösteren Depegöz anlatısı örneği üzerinden felsefi bir yaklaşımın nasıl mümkün olduğu sorusuna sorusuna bir yanıt bulunmaya çalışılmıştır. Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki Depegöz anlatısının diğer halklardaki benzer mitoslarla (örneğin Homeros’ta aktarılan Polyphemos mitosuyla) ilişkisi bağlamında yapılan köken araştırmalarına değinildikten sonra, bu köken tartışması bir yana bırakılarak, doğrudan doğruya Dede Korkut metnine yönelinmiş ve oradaki toplumsal, törel-ahlaksal, dinsel yaşam biçimlerinin özellikleri gösterilmek istenmiştir. Genel olarak Dede Korkut Hikâyeleri’nde, özel olarak da Depegöz anlatısında görülen ve yaşam ve kültür dünyasını biçimlendiren pastoral yapı, kısaca, bireysel, toplumsal, ahlaksal, dinsel eylem ve kavrayış biçimleri açısından değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmenin sonucu olarak, felsefenin mitosu bütünüyle dışlama yerine, “tarih dışı” gibi görünen anlatıyı tarihsel bağlamı içine göz önünde bulunduracağı düşüncesi ortaya konmaktadır. Ele aldığımız Depegöz mitosunda bu tarihsel bağlam, anlatının yazıya döküldüğü çağın ve kültürün özellikleriyle şekillenmektedir.
Read the full story at the source
This story was published by Kilikya Dergisi.
See other sources covering this event →
Soğutma teknolojileri gıda üretiminden saklanmasına ve nakledilmesine ortam iklimlendirmesinden tıpta aşıların, organların ve kanın korunmasına kadar pek çok alanda günlük yaşantımızın önemli hatta vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Gametlerin, embriyoların, dokuların, hücrelerin, tohumların ve genetik örneklerin düşük sıcaklıklarda saklanması anlamına gelen kriyoprezervasyon da sessiz sedasız hayatımızda büyük bir yer edinen bir başka soğutma teknolojisi uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte soğutma teknolojileri başlangıcından itibaren bilim, teknoloji ve siyasetin kesişim alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kriyoprezervasyon pratikleri bu kesişimin çok daha bariz şekilde görünür olduğu bir alandır. Kriyoprezervasyon yalnızca biyomedikal bir saklama tekniği değil, yaşamın, ölümün, zamanın ve geleceğin yönetimine ilişkin özgül bir iktidar teknolojisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu uygulamalar biyolojik materyalin yalnızca korunmasını değil, aynı zamanda gelecekteki kullanım için askıya alınmasını, rezerv olarak saklanmasını da mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda çalışma, Foucault’nun biyopolitika kavramından hareketle oluşturulan kriyopolitika kavramının geçerliliğini tartışacaktır. Bu amaçla makalede öncelikle soğutma teknolojilerinin kullanımının ve bu alandaki bilimsel çalışmaların tarihsel gelişimi ortaya konacaktır. Ardından kriyoprezervasyon uygulamalarındaki gelişmelerin Foucaultcu anlamdaki biyopolitika kavramını yeniden değerlendirmemiz gerektirdiğini öne süren Emma Kowal, Joanna Radin ve Thomas Lemke’nin görüşleri ele alınacaktır. Sonuç bölümünde kriyoprezervasyon uygulamalarının iktidar pratiklerinde önemli bir farklılık yaratıp yaratmadığı ve bu bağlamda kriyopolitika kavramına ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışılacaktır.Bu bağlamda çalışma, Foucault’nun biyopolitika kavramından hareketle oluşturulan kriyopolitika kavramının geçerliliğini tartışacaktır. Bu amaçla makalede öncelikle soğutma teknolojilerinin kullanımının ve bu alandaki bilimsel çalışmaların tarihsel gelişimini ortaya konacaktır. Ardından kriyoprezervasyon uygulamalarındaki gelişmelerin Foucaultcu anlamdaki biyopolitika kavramını yeniden değerlendirmemiz gerektirdiğini öne süren Emma Kowal, Joanna Radin ve Thomas Lemke’nin görüşleri ele alınacaktır. Sonuç bölümünde kriyoprezervasyon uygulamalarının iktidar pratiklerinde önemli bir farklılık yaratıp yaratmadığı ve bu bağlamda kriyopolitika kavramına ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışılacaktır.
Bu makalede, Kant’ın mekân anlayışı fenomenolojik açıdan yeniden yorumlanarak Martin Heidegger’in Immanuel Kant’a ilişkin etkili okumasındaki zamansallığın önceliği tezi eleştirel olarak incelemektedir. Çalışmanın temel iddiası, Kant düşüncesinde fenomenolojik açılımın kurucu zemininin zaman değil, mekân olduğudur. Bu doğrultuda Kant’ın mekân anlayışı, yalnızca Saf Aklın Eleştirisi’ndeki transandantal estetik çerçevesinde değil; erken dönem doğa felsefesi metinleri, 1768 tarihli “uyumsuz benzerler” analizi ve dış duyu kuramı bağlamında bütünlüklü bir süreklilik içinde ele alınmaktadır. Makalede, yönsel-yönelimsel asimetri kavramı üzerinden mekânın fenomenolojik statüsü temellendirilmektedir. Sağ–sol ayrımı örneğinde açığa çıkan indirgenemez fark, mekânın salt geometrik ya da ilişkisel bir yapı olarak kavranamayacağını, aksine fenomenlerin dünyada veriliş tarzını belirleyen yönelimsel bir açıklık olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda mekân, fenomenlerin yalnızca konumunu değil, görünürlük kipini belirleyen kurucu bir koşul olarak yeniden yorumlanmaktadır. Heidegger’in Kant okumasının sınırları, özellikle “İdealizmin Çürütülmesi” bölümünde ortaya konan iç deneyimin uzamsal bir referansa bağımlılığı üzerinden gösterilmektedir. Bu durum, zamanın fenomenolojik önceliği tezini problematize etmekte ve mekânın kurucu rolünü açığa çıkarmaktadır. Sonuç olarak çalışma, Kant’ta mekânın fenomenolojik önceliğe sahip olduğunu ve fenomenolojik düşüncenin uzamsal bir temelde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Bu çalışma, Yirmiyahu Yovel’in Spinoza felsefesini Marrano kültürü ve “çift kimlik” deneyimi üzerinden okuyan entelektüel arkeolojik tezini eleştirel bir perspektifle analiz etmektedir. Yovel, Spinoza’daki vahiy dilinin reddi, çift dil kullanımı ve seküler dönüşümünü, Wolfson’un psikolojik veya Strauss’un politik açıklamalarından farklı olarak, nesiller boyu içselleştirilmiş bir Marrano kültürel kodu üzerinden temellendirmektedir. Çalışmada, Yovel’in sunduğu tarihsel dekorun Spinoza’nın yazı dilini anlamaya katkısı teslim edilmekle birlikte, felsefi sistemini münhasıran “içkinlik” kategorisine indirgemesinin metodolojik sınırları tartışmaya açılmaktadır. Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı üzerinden kurduğu yapı, sistemin panteizm veya panenteizm gibi farklı ontolojik kategorilerle okunmasına da imkân tanımaktadır. Bu bağlamda makale, Yovel’in Marrano tezinin bu alternatif okumalara zemin sunup sunmadığını sorgulayarak, yazarın yaklaşımının felsefi sistemi sosyolojik bir kalıba indirgeme ve mutlaklaştırma riski barındırdığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çalışma, Spinoza’daki dönüşümün mutlak bir köksüzlükten ziyade, İbrani mirası, İslâm felsefesi, Skolastik ve Rönesans felsefesinin modern dünyanın seküler diline bir tercümesi olarak ve süreklilik bağlamında değerlendirilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı üzerinden kurduğu yapı, sistemin panteizm veya panenteizm gibi farklı ontolojik kategorilerle okunmasına da imkân tanımaktadır. Bu bağlamda makale, Yovel’in Marrano tezinin bu alternatif okumalara zemin sunup sunmadığını sorgulayarak, yazarın yaklaşımının felsefi sistemi sosyolojik bir kalıba indirgeme ve mutlaklaştırma riski barındırdığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çalışma, Spinoza’daki dönüşümün mutlak bir köksüzlükten ziyade, İbrani mirası, İslâm felsefesi, Skolastik ve Rönesans felsefesinin modern dünyanın seküler diline bir tercümesi olarak ve süreklilik bağlamında değerlendirilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.
Bu çalışma, Homeros destanlarındaki ideal rejimi siyaset felsefesi açısından inceleyerek, siyasal antropolojinin "siyaset öncesi" sınıflandırmalarına ve dışlayıcı Platonik-Aristotelesçi mirasa meydan okumaktadır. Luc Ferry'nin ahlaki ve varoluşsal değerler ayrımını temel alan çalışma, Homerosçu egemenliğin insanın ölümlülük ve sonlulukla karşılaşmasında kök saldığını savunmaktadır. Bu analizin merkezinde, eschatia (en uzak uç) ve peirar (kaderin sınırı) kavramları aracılığıyla eşikselliğin (liminalite) kavramsallaştırılması yer almaktadır. Yazar, ideal Homeros rejimini bir "Eşik Rejimi" olarak tanımlamak üzere Eschatokratia (Uçların/Sınırın Yönetimi) terimini türetmektedir. Bu çerçevede meşruiyet, kurumsal yapılardan veya hukuk kurallarından değil; öznenin yok oluşun eşiğinde anlamı muhafaza etme becerisinden doğar. Akhilleus’un öfkesi ve Odysseus’un nostos’u (eve dönüşü) üzerinden yapılan inceleme, bu kahramanların yaşam, ölüm ve sönmez bir şan (kleos) arasındaki aşırı gerilimleri yöneterek nasıl egemenlik kazandıklarını ortaya koymaktadır.
Comments