Bu çalışma, Homeros destanlarındaki ideal rejimi siyaset felsefesi açısından inceleyerek, siyasal antropolojinin "siyaset öncesi" sınıflandırmalarına ve dışlayıcı Platonik-Aristotelesçi mirasa meydan okumaktadır. Luc Ferry'nin ahlaki ve varoluşsal değerler ayrımını temel alan çalışma, Homerosçu egemenliğin insanın ölümlülük ve sonlulukla karşılaşmasında kök saldığını savunmaktadır. Bu analizin merkezinde, eschatia (en uzak uç) ve peirar (kaderin sınırı) kavramları aracılığıyla eşikselliğin (liminalite) kavramsallaştırılması yer almaktadır. Yazar, ideal Homeros rejimini bir "Eşik Rejimi" olarak tanımlamak üzere Eschatokratia (Uçların/Sınırın Yönetimi) terimini türetmektedir. Bu çerçevede meşruiyet, kurumsal yapılardan veya hukuk kurallarından değil; öznenin yok oluşun eşiğinde anlamı muhafaza etme becerisinden doğar. Akhilleus’un öfkesi ve Odysseus’un nostos’u (eve dönüşü) üzerinden yapılan inceleme, bu kahramanların yaşam, ölüm ve sönmez bir şan (kleos) arasındaki aşırı gerilimleri yöneterek nasıl egemenlik kazandıklarını ortaya koymaktadır.
Read the full story at the source
This story was published by Kilikya Dergisi.
See other sources covering this event →
Soğutma teknolojileri gıda üretiminden saklanmasına ve nakledilmesine ortam iklimlendirmesinden tıpta aşıların, organların ve kanın korunmasına kadar pek çok alanda günlük yaşantımızın önemli hatta vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Gametlerin, embriyoların, dokuların, hücrelerin, tohumların ve genetik örneklerin düşük sıcaklıklarda saklanması anlamına gelen kriyoprezervasyon da sessiz sedasız hayatımızda büyük bir yer edinen bir başka soğutma teknolojisi uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte soğutma teknolojileri başlangıcından itibaren bilim, teknoloji ve siyasetin kesişim alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kriyoprezervasyon pratikleri bu kesişimin çok daha bariz şekilde görünür olduğu bir alandır. Kriyoprezervasyon yalnızca biyomedikal bir saklama tekniği değil, yaşamın, ölümün, zamanın ve geleceğin yönetimine ilişkin özgül bir iktidar teknolojisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu uygulamalar biyolojik materyalin yalnızca korunmasını değil, aynı zamanda gelecekteki kullanım için askıya alınmasını, rezerv olarak saklanmasını da mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda çalışma, Foucault’nun biyopolitika kavramından hareketle oluşturulan kriyopolitika kavramının geçerliliğini tartışacaktır. Bu amaçla makalede öncelikle soğutma teknolojilerinin kullanımının ve bu alandaki bilimsel çalışmaların tarihsel gelişimi ortaya konacaktır. Ardından kriyoprezervasyon uygulamalarındaki gelişmelerin Foucaultcu anlamdaki biyopolitika kavramını yeniden değerlendirmemiz gerektirdiğini öne süren Emma Kowal, Joanna Radin ve Thomas Lemke’nin görüşleri ele alınacaktır. Sonuç bölümünde kriyoprezervasyon uygulamalarının iktidar pratiklerinde önemli bir farklılık yaratıp yaratmadığı ve bu bağlamda kriyopolitika kavramına ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışılacaktır.Bu bağlamda çalışma, Foucault’nun biyopolitika kavramından hareketle oluşturulan kriyopolitika kavramının geçerliliğini tartışacaktır. Bu amaçla makalede öncelikle soğutma teknolojilerinin kullanımının ve bu alandaki bilimsel çalışmaların tarihsel gelişimini ortaya konacaktır. Ardından kriyoprezervasyon uygulamalarındaki gelişmelerin Foucaultcu anlamdaki biyopolitika kavramını yeniden değerlendirmemiz gerektirdiğini öne süren Emma Kowal, Joanna Radin ve Thomas Lemke’nin görüşleri ele alınacaktır. Sonuç bölümünde kriyoprezervasyon uygulamalarının iktidar pratiklerinde önemli bir farklılık yaratıp yaratmadığı ve bu bağlamda kriyopolitika kavramına ihtiyaç duyulup duyulmadığı tartışılacaktır.
Bu makalede, Kant’ın mekân anlayışı fenomenolojik açıdan yeniden yorumlanarak Martin Heidegger’in Immanuel Kant’a ilişkin etkili okumasındaki zamansallığın önceliği tezi eleştirel olarak incelemektedir. Çalışmanın temel iddiası, Kant düşüncesinde fenomenolojik açılımın kurucu zemininin zaman değil, mekân olduğudur. Bu doğrultuda Kant’ın mekân anlayışı, yalnızca Saf Aklın Eleştirisi’ndeki transandantal estetik çerçevesinde değil; erken dönem doğa felsefesi metinleri, 1768 tarihli “uyumsuz benzerler” analizi ve dış duyu kuramı bağlamında bütünlüklü bir süreklilik içinde ele alınmaktadır. Makalede, yönsel-yönelimsel asimetri kavramı üzerinden mekânın fenomenolojik statüsü temellendirilmektedir. Sağ–sol ayrımı örneğinde açığa çıkan indirgenemez fark, mekânın salt geometrik ya da ilişkisel bir yapı olarak kavranamayacağını, aksine fenomenlerin dünyada veriliş tarzını belirleyen yönelimsel bir açıklık olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda mekân, fenomenlerin yalnızca konumunu değil, görünürlük kipini belirleyen kurucu bir koşul olarak yeniden yorumlanmaktadır. Heidegger’in Kant okumasının sınırları, özellikle “İdealizmin Çürütülmesi” bölümünde ortaya konan iç deneyimin uzamsal bir referansa bağımlılığı üzerinden gösterilmektedir. Bu durum, zamanın fenomenolojik önceliği tezini problematize etmekte ve mekânın kurucu rolünü açığa çıkarmaktadır. Sonuç olarak çalışma, Kant’ta mekânın fenomenolojik önceliğe sahip olduğunu ve fenomenolojik düşüncenin uzamsal bir temelde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Bu çalışma, Yirmiyahu Yovel’in Spinoza felsefesini Marrano kültürü ve “çift kimlik” deneyimi üzerinden okuyan entelektüel arkeolojik tezini eleştirel bir perspektifle analiz etmektedir. Yovel, Spinoza’daki vahiy dilinin reddi, çift dil kullanımı ve seküler dönüşümünü, Wolfson’un psikolojik veya Strauss’un politik açıklamalarından farklı olarak, nesiller boyu içselleştirilmiş bir Marrano kültürel kodu üzerinden temellendirmektedir. Çalışmada, Yovel’in sunduğu tarihsel dekorun Spinoza’nın yazı dilini anlamaya katkısı teslim edilmekle birlikte, felsefi sistemini münhasıran “içkinlik” kategorisine indirgemesinin metodolojik sınırları tartışmaya açılmaktadır. Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı üzerinden kurduğu yapı, sistemin panteizm veya panenteizm gibi farklı ontolojik kategorilerle okunmasına da imkân tanımaktadır. Bu bağlamda makale, Yovel’in Marrano tezinin bu alternatif okumalara zemin sunup sunmadığını sorgulayarak, yazarın yaklaşımının felsefi sistemi sosyolojik bir kalıba indirgeme ve mutlaklaştırma riski barındırdığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çalışma, Spinoza’daki dönüşümün mutlak bir köksüzlükten ziyade, İbrani mirası, İslâm felsefesi, Skolastik ve Rönesans felsefesinin modern dünyanın seküler diline bir tercümesi olarak ve süreklilik bağlamında değerlendirilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı üzerinden kurduğu yapı, sistemin panteizm veya panenteizm gibi farklı ontolojik kategorilerle okunmasına da imkân tanımaktadır. Bu bağlamda makale, Yovel’in Marrano tezinin bu alternatif okumalara zemin sunup sunmadığını sorgulayarak, yazarın yaklaşımının felsefi sistemi sosyolojik bir kalıba indirgeme ve mutlaklaştırma riski barındırdığını ileri sürmektedir. Bu nedenle çalışma, Spinoza’daki dönüşümün mutlak bir köksüzlükten ziyade, İbrani mirası, İslâm felsefesi, Skolastik ve Rönesans felsefesinin modern dünyanın seküler diline bir tercümesi olarak ve süreklilik bağlamında değerlendirilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.
Bu çalışma, George Berkeley’in epistemolojisini sadece bir idealizm öğretisi olarak değil, bilginin gerekçelendirilme süreçlerini açıklayan sistematik bir yapı olarak ele almaktadır. Araştırmanın temel odağını erken modern dönem temsilci realizminin özne ile nesne arasına koyduğu mesafenin şüpheciliği zorunlu kılıp kılmadığı ve Berkeley’in bu mesafeyi ortadan kaldırarak ne ölçüde sağlam bir bilgi zemini kurabildiği sorusu oluşturmaktadır. Bu çerçevede ide, zihin ve Tanrı arasındaki bağ, bilginin gerekçelendirilmesindeki işlevleri bakımından analiz edilmektedir. Metin merkezli kavramsal analiz ve karşılaştırmalı felsefi yorumlama yönteminin kullanıldığı çalışmada, Berkeley’in temel eserleri doğrudan incelenerek elde edilen veriler, çağdaş epistemolojideki temelcilik, tutarlılık ve Sellarsçı eleştiriler ışığında değerlendirilm ektedir. Özellikle Timo Airaksinen ve Michael Levine’in yorumları üzerinden Berkeley’in ılımlı temelcilik ile güçlü temelcilik arasındaki yeri tartışmaya açılmaktadır. Araştırma sonucunda ulaşılan bulgular, Berkeley epistemolojisinin sadece dış dünyanın reddi ile sınırlı olmadığını, aksine ideleri doğrudan epistemik temel yaparak yanılmazlık iddiasına dayalı güçlü bir model geliştirdiğini göstermektedir. Bu yapı, deneyim alanıyla sınırlı kalmayıp Tanrı’nın düzenleyici rolüyle tamamlanmakta, bu da sistemi bir yandan güçlü temelcilik olarak okumaya imkân tanırken, diğer yandan gerekçelendirmeyi metafizik bir alana taşıması nedeniyle tartışmalı bir konuma yerleştirmektedir. Sonuç olarak Berkeley, şüpheciliği aşmayı başaran ancak bilginin kesinliğini ilahi düzen fikri üzerinden yeniden inşa eden çift katmanlı bir mimari sunmaktadır.
Comments