Pazar yerinin ani bir kararla değişmesinin ardındaki saikleri bilmiyoruz. Ancak park içinde de devam eden inşai süreçler var.
Ekim gibi kimse kalmaz buralarda, yaylacılar kente döner, turistler iş güç peşine düşer, meraklı çocukları salıncağımdan fotosunu asar odasına, yine rüzgâr eser benim sırtlarımda, yine sis çöker usulca taşlarıma. Ne yapabilirim ki geleni dinlerim, gidenin ardından bir ömür susarım…
Işık, çevremizdeki renkleri şekillendirmekle kalmaz, bizi de şekillendirir. İkinci bölümde güneş ışınımının içsel saatimizi, sirkadiyen ritmi, nasıl düzenlediğini göreceğiz ve hipotezimizin ikinci değişkenine geçeceğiz: denize.
Barış isteyenlerin; inadına, savaş, şiddet, diyenlere karşı: barış taraftarları daha çok örgütlenmek daha çok seslerini çıkarmak ve daha çok barış istemek zorundalar elbette. Evet ben “Barış” taraftarıyım.
Bu “Korelileşme” süreci, müziği insani zaaflardan ve edebi derinlikten tamamen arındırarak onu kusursuz, pürüzsüz ama ruhsuz bir para basma makinesine indirgedi.
Amerikan kolonisiyle dünyanın kenarında duran bizim “kötüler mahallesi” arasında, sömürünün dili bakımından pek fark yok.
Lütuf rejimi, iktidarın dolaşımdaki retoriği ne olursa olsun yurttaşların “bana şunu verdiler” demeye başlamasıyla konsolide olur. Teslimiyetimiz de başkaldırımızı başlatan da bilincimiz, bilincimize can verense dilimizin rengidir.
Dil anlatır ama yalnızca anlatmakla kalmaz. Dil açıklar ama yalnızca açıklamakla kalmaz. Dil araştırır, sorgular ve yorumlar. Dil görünmeyeni görünür kılar.
Sağlamcılık diğer eşitsiz ideolojiler gibi kırılganlık yaratır. Sağlamcı başkaları üzerindeki egemenliğinin sarsılma ihtimaline karşı aşırı kırılgandır.
Odysseus’la bu kadar haşır neşir olduktan sonra, şimdi başka bir yolculuğa çıkmanın tam zamanı. İstikamet, James Joyce’un Ulysses’i. Odysseus’un Dublinli versiyonu Bloom’un yüzlerce sayfaya yayılan o tek günlük yolculuğunda, kendi eve dönme hikâyemizi okuyabiliriz.
Bir hikaye anlatmam gerekiyorsa eğer tarihte üç yüzyıl kadar geriye gitmem lazım. 1700’lerin ortalarında Rusya Çerkesya’yı işgale girişir. 1800’lerin ilk yarısında (1864'teki büyük sürgünün öncesinde) Kafkas haklarını so...
Çok tehlikeli olduklarına inanılan kadın mahpuslara erkek adları verilerek kimlikleri ayrıca silinmeye çalışılıyordu…
Olaylar her zaman galiplerin perspektifinden anlatılır. Tıpkı günümüzdeki gibi mitolojik anlatılarda direnenler ya da yenilenler “asi” veya “kötü”, kazananlar ise “düzen kurucu/adalet sağlayıcı” olarak yansıtılır. Aslında hakikat gibi, adalet gibi kavramlar ne kadar kaygan bir zeminde duruyor değil mi?
İnternette bir zamanlar karşıma çıkmış anonim bir söz vardı: “Eğer hayatta ne olacağını tam olarak biliyorsan, o olursun ve senin cezan da bu olacaktır. Aslında ne olmak istediğini bilmemek, her sabah kendini yeniden yaratmak, isim değil, fiil olmak, hayatta hareket etmek, sabit olmamak bir ayrıcalıktır.”
Birlikte toprak parçası alarak alternatif barınaklar oluşturmayı hayal diye küçümseyenler, büyük inşaat şirketleri “Tiny House yerleşkesi” diye pazarladığında hevesle idealize ediyor...
Doğrusu Vecdi Erbay Sol Elin Hatırası’nda geçtiğimiz bin yılın son yüzyılından yeni bin yıla devir bir “çözümsüzlük” hâline geçmişten ayna tutarak bugüne bak diyor öyküleriyle.
Kitabın yaptığı şey yalnızca rollerin yerini değiştirmek değil. Eğer metin yalnızca “erkek Sindirella” fikri üzerine kurulmuş olsaydı, kısa sürede etkisini yitirebilirdi. Cole bunun ötesine geçerek masalların güzellik, güç ve kahramanlık anlayışını da sorguluyor.
Ziad’ın mirası önümüzde capcanlı bir şekilde beliriyor. Bir yanda cazı, funk’ı ve bossa novayı Arap müziğine sokan besteci, öte yanda komünist militan duruyor.
Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine kolonyalist rejimin işkencelerini afişe ederek iştirak etmiş olan gazeteci Alleg zindanlarda çektiği eziyeti Sorgu (La Question) adlı kitabında teferruatıyla işliyor
Maud Faverjon’un hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği öykü, merak duygusunu merkeze alan yapısıyla çocukları düşünmeye, yorum yapmaya ve soru sormaya teşvik ediyor.
Stories published via bianet.org.