Yemen 'de 4 yıllık görece sakinliğin ardından çatışmalar yeniden yoğunlaştı. Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki çatışma, ilk bakışta sıradan bir iç savaşın dışarıya yansıyan yüzü gibi durabilir. Ancak resmi biraz büyüttüğümüzde, karşımıza çok daha karmaşık bir denklem çıkıyor: Yemen'in tarihsel fay hatları, Suudi Arabistan'ın güney sınırındaki güvenlik kaygıları, Tahran-Riyad hattındaki bölgesel rekabet ve tabii ki Kızıldeniz ile Babülmendep Boğazı'nın stratejik ağırlığı... Suudi Arabistan'ın 2015'te başlattığı askerî müdahale, aslında sınırında kendi ulusal çıkarlarına uygun bir düzen kurma ve kendi güvenliğini garantiye alma hamlesiydi. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Husiler süreç içinde füze ve İHA teknolojisinde ciddi bir aşama kaydederek savaşın faturasını doğrudan Suudi topraklarına ve stratejik ekonomik altyapısına kesmeye başladı. 2026'ya geldiğimizde ise çatışmaların yeniden alevlenmesi, bu köklü Suudi-Husi çekişmesini çok daha geniş kapsamlı bir bölgesel güvenlik krizine dönüştürdü. Husilerin Suudi hedeflerine yönelik tırmanan saldırıları, Kızıldeniz ve Babülmendep'te kilitlenen deniz güvenliği, tam da bu dönemde ABD'nin doğrudan askerî bir müdahaleden kaçınarak Husilerle masaya oturması... Tüm bu gelişmeler bir araya geldiğinde, Riyad'ın yıllardır yürüttüğü güvenlik stratejisini ve müttefiklik ilişkilerini sorgulamasına yol açıyor. Modern Suudi Arabistan–Yemen ilişkilerinin seyrini belirleyen ilk büyük kırılma, 1934'teki Suudi-Yemen Savaşı ve ardından gelen Taif Antlaşması ile oldu. Asir, Necran ve Cizan bölgeleri üzerindeki egemenlik mücadelesiyle başlayan bu çatışma, Taif'le kâğıt üzerinde çözülmüş görünse de sınır meselesi iki ülke arasında sinsi bir gerilim hattı olarak varlığını hep korudu. Asıl büyük deprem ise 1962'de yaşandı: Yemen'de yüzyıllık İmamlık rejiminin devrilmesi, kartların yeniden dağıtılmasına yol açtı. Mısır lideri Cemal Abdünnasır'ın çiçeği burnunda cumhuriyetçi yönetime arka çıkıp sahaya doğrudan asker sürmesi, Riyad'daki alarm zillerini çaldırdı. Suudi yönetimi için burnunun dibinde, Nasır'ın temsil ettiği Arap milliyetçiliği ve cumhuriyetçi dalganın bölgedeki monarşilerin meşruiyetini doğrudan hedef alması, Riyad'daki güvenlik algısını kökten değiştirdi. Bu tehdit karşısında Yemen, Suudi Arabistan'ın dış ve güvenlik politikasında artık es geçilemez, birinci derece kritik bir alan hâline geldi. Suudi Arabistan'a saldıran Husiler kimdir? Neyi hedefliyorlar? Husiler kendilerini resmiyette "Ensarullah" (Allah'ın Yardımcıları) olarak adlandırsalar da küresel kamuoyu ve bölgesel siyasette bu yapıyı, hareketin kurucusu Hüseyin Bedreddin el-Husi ve ailesine atıfla " Husiler " olarak tanır. Hareketin kökleri, Yemen'in kuzeyinde yüzyıllardır varlığını sürdüren Zeydi toplumuna ve bu çevrenin dinî-toplumsal birikimine dayanır. 1990'larda fikirsel ve örgütsel temelleri atılan yapı, 2004 yılından itibaren Yemen merkezî hükümetine karşı doğrudan silahlı bir mücadeleye girişti. Buradaki tarihsel kırılmayı anlamak gerekir: Zeydi imamlar, özellikle Sa'da merkezli Kuzey Yemen'de yüzyıllar boyunca siyasi iktidarı elinde tutan bu yapı, 1962'deki Cumhuriyet Devrimi ile son bulmuştu. Dolayısıyla Husilerin ideolojik bagajında "yeni bir mezhep ya da radikal bir fikir getirme" iddiasından ziyade, Yemen'in tarihsel Zeydi kimliğini ve siyasal nüfuzunu yeniden ihya etme düşüncesi yatar. 2014 yılında başkent Sana'yı ele geçirerek ülkenin omurgasını kontrol altına alan Husiler, Suudi Arabistan'ı kendi iç işlerine karışan ve askerî güç kullanan bir "müdahaleci" olarak konumlandırır. Riyad ise durumu tam tersinden okur: Burnunun dibindeki güney sınırında İran'la yakın ilişkileri olan silahlı bir yapının varlığı, üstelik bu yapının füze ve İHA'larla kendi topraklarını hedef alma kapasitesi, Suudi Arabistan için doğrudan varoluşsal bir ulusal güvenlik tehdididir. Suudi Arabistan'ın Yemen politikasındaki paradoks: Islah Partisi 2014 sonrasında Suudi Arabistan'ın Yemen politikasının merkezinde birbirini tamamlayan ancak zaman zaman çatışan iki farklı tehdit algısı ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, İran'la yakın ilişkileri bulunan Husilerin Suudi Arabistan'ın güney sınırında güçlü, silahlı ve devrimci bir aktör olarak ortaya çıkmasıydı. İkincisi ise Arap Baharı sonrasında Riyad'ın bölgesel rejim güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirdiği Müslüman Kardeşler hareketinin Yemen'deki önemli siyasi uzantısı olan Islah Partisi'nin siyasi ve askerî ağırlığının artmasıydı. Riyad açısından Husilerin güçlenmesi doğrudan bir jeopolitik ve sınır güvenliği sorunu oluştururken, Islah'ın güçlenmesi Yemen'de Suudi Arabistan'ın bütünüyle kontrol edemeyeceği güçlü bir siyasal ve toplumsal aktörün ortaya çıkması anlamına geliyordu. Böylece Suudi Arabistan, bir taraftan Husileri dengeleyebilmek için Islah'ın siyasi ve askerî kapasitesine ihtiyaç duyarken, diğer taraftan Müslüman Kardeşler bağlantılı bir hareketin Yemen'de aşırı güçlenmesini kendi rejim güvenliği açısından risk olarak görüyordu. Bu durum, Yemen'deki
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments