Türkiye'nin iç cephesini güçlendirmek ve bin yıllık kardeşliği ortak geleceğe taşımak amacıyla başlatılan 'Terörsüz Türkiye' sürecinde kritik bir dönemece girildi. Devletin ilgili kurumları tarafından
Devletin zirvesi, Cumhur İttifakı, Türklerin Anadolu’ya giriş kapısı olarak nitelendirilen ve Türk-İslam medeniyetinin bu coğrafyadaki varlığını perçinleyen Malazgirt Zaferi etkinlikleri için Ahlat’ta buluşurken, küresel emperyalistlere göbekten bağlı olan mandacı zihniyet yine bu kutlu günde bir defa daha milli olmadığını tescilledi.
Bir hukuk düzeni yalnızca hangi hakları tanıdığıyla değil, hangi korkular üzerine inşa edildiğiyle de şekillenir. Bu nedenle hukuk sistemlerini anlamanın yollarından biri, onların hangi durumları istisna olarak gördüğünü incelemektir. Çünkü bir hukuk düzeninin gerçek karakteri çoğu zaman normal zamanlarda değil, kriz anlarında ortaya çıkar. Devletin kendisini tehdit altında hissettiği dönemlerde hukukun nasıl davrandığı, o hukuk kültürünün temel reflekslerini açığa çıkarır. Beka paradigmasının hukuk üzerindeki en önemli etkilerinden biri de burada görülmektedir. Bu paradigma hukuku büyük ölçüde güvenlik eksenli düşünmeye yöneltir. Böylece hukuk yalnızca hakları koruyan bir mekanizma olmaktan çıkıp, aynı zamanda devletin devamlılığını güvence altına alan bir araç hâline gelir. Elbette her devlet kendi varlığını korumaya çalışır. Burada eleştirilen husus devletin korunması değil, devletin korunmasının hukukun temel amacı hâline gelmesidir. Modern hukuk teorisinde bu mesele uzun yıllardır tartışılmaktadır. Özellikle Carl Schmitt ile Hans Kelsen arasındaki tartışma bu konuda sembolik bir önem taşımaktadır. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Schmitt'e göre egemen olan, istisna hâlinde karar verebilendir. Başka bir ifadeyle devletin gerçek gücü normal zamanlarda değil, kriz anlarında ortaya çıkar. Hukukun sınırlarının ötesine geçerek olağanüstü tedbirler alabilme kapasitesi egemenliğin özüdür. Bu yaklaşım devletin korunmasını hukukun önüne yerleştiren güçlü bir güvenlik mantığı üretmektedir. Buna karşılık Kelsen farklı bir yol izlemiştir. Ona göre hukuk devletinin özü, iktidarın da hukukla bağlı olmasıdır. Kriz dönemlerinde bile hukuk tamamen askıya alınamaz. Çünkü hukukun dışında kalan bir iktidar sonunda kendi meşruiyet temelini de zayıflatmaya başlar. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim aslında modern devletlerin tamamında bulunmaktadır. Ancak bazı ülkelerde Schmittçi refleksler daha güçlüdür; bazı ülkelerde ise Kelsenci hukuk devleti anlayışı daha baskındır. Türkiye'nin hukuk kültürü incelendiğinde, özellikle güvenlik meselelerinde Schmittçi reflekslerin tarihsel olarak güçlü olduğu söylenebilir. Bunun çeşitli tarihsel nedenleri vardır. Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşanan parçalanma süreci, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki güvenlik kaygıları, darbeler, terör olayları ve bölgesel istikrarsızlıklar devletin krizlere karşı son derece duyarlı bir yapı geliştirmesine yol açmıştır. Böylece olağanüstü durumlar zamanla yalnızca geçici istisnalar olmaktan çıkmış, hukuk kültürünün önemli bir parçası hâline gelmiştir. Burada ortaya çıkan ilk sonuç, olağanüstü hâl mantığının gündelik hukuka sızmasıdır. Normalde istisnai durumlar için geliştirilen güvenlikçi refleksler zamanla olağan yönetim anlayışının parçası hâline gelebilmektedir. Böylece hukuk, vatandaşın haklarını korumaktan çok riskleri yönetmeye odaklanmaya başlayabilmektedir. Bu durumun en belirgin sonuçlarından biri güçlü idare anlayışıdır. Türkiye'nin hukuk sisteminde tarihsel olarak idareye önemli bir ağırlık verilmiştir. Bunun arkasında yalnızca bürokratik gelenek değil, aynı zamanda devletin toplumu yönlendirme ve düzenleme misyonu bulunmaktadır. İdare yalnızca hizmet üreten bir yapı olarak değil, toplumsal düzeni koruyan bir aktör olarak görülmüştür. Bu yaklaşımın bazı avantajları vardır. Merkezi koordinasyon kolaylaşır. Kriz anlarında hızlı karar alınabilir. Kamu politikaları daha bütüncül biçimde uygulanabilir. Ancak aynı yaklaşımın önemli riskleri de bulunmaktadır. İdare güçlendikçe bireysel haklar ve toplumsal talepler ikinci plana düşebilmektedir. Hukukun temel işlevi vatandaş ile devlet arasındaki dengeyi korumaktır. Eğer bu denge sürekli devlet lehine bozulursa, hukuk devleti ilkesi zayıflamaya başlayabilir. Beka paradigmasının ikinci önemli sonucu hakların ertelenmesi eğilimidir. Bu durum özellikle kolektif haklar alanında daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü bireysel hakların önemli bir bölümü artık modern hukuk sistemlerinde geniş kabul görmektedir. Buna karşılık kolektif haklar söz konusu olduğunda güvenlik kaygıları daha hızlı devreye girebilmektedir. Bir dil hakkı talebi, bir yerel yönetim reformu, bir kültürel görünürlük talebi veya farklı bir toplumsal grubun temsil isteği gündeme geldiğinde, tartışma çoğu zaman hakkın kendisinden uzaklaşmaktadır. Asıl tartışma, bu hakkın ileride hangi sonuçlara yol açabileceği üzerine yoğunlaşmaktadır. Böylece hakların tanınması sürekli gelecekteki daha uygun bir zamana ertelenmektedir. Bu noktada hukuk açısından önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Çünkü ertelenen her hak aynı zamanda ertelenen bir meşruiyet alanı yaratmaktadır. İnsanlar yalnızca haklarının reddedilmesine değil, sürekli ertelenmesine de tepki göstermektedir. Bir talebin tamamen reddedilmesi ile sürekli geleceğe bırakılması arasında psikolojik açıdan önemli bir fark vardır. Sürekli ertelenen talepler zamanla güvensizlik üretmeye başlayabilmektedir. Beka paradigmasının üçüncü son
Bakan Gürlek, "Devletin malı milletimizin ortak hakkıdır. Kamu görevini kişisel menfaat için kullanan, hazine taşınmazları üzerinden haksız kazanç sağlayan veya buna aracılık eden kim olursa olsun hukuk önünde hesap verecektir." ifadesini kullandı.
Almanya'da yaşlılık ve hastalık kaynaklı harcamaların toplam sosyal ödemeler içindeki payı geçen yıl yaklaşık yüzde 70 seviyesine ulaşarak sosyal koruma bütçesini tarihi rekor seviyeye taşıdı.
Beka paradigmasının en temel varsayımı, devletin varlığının toplumun diğer bütün taleplerinden önce geldiğidir. Bu anlayışa göre devlet ayakta kalırsa sorunlar daha sonra çözülebilir; ancak devlet zayıflarsa hiçbir sorun çözülemez. İlk bakışta oldukça mantıklı görünen bu yaklaşım, özellikle savaşlar, işgaller, iç çatışmalar ve büyük siyasal krizler yaşamış toplumlarda güçlü bir karşılık bulmaktadır. Türkiye'nin son iki yüz yıllık tarihine bakıldığında da bu düşüncenin neden etkili olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Osmanlı Devleti'nin çözülmesi, Balkanlar'ın kaybedilmesi, Kafkasya'dan ve Balkanlar'dan gelen büyük göçler, Birinci Dünya Savaşı, işgaller, Kurtuluş Savaşı, Soğuk Savaş dönemi ve terörle mücadele süreçleri devletin devamlılığı meselesini yalnızca yöneticilerin değil, toplumun da zihnine yerleştirmiştir. Ancak tarih bize başka bir gerçeği de göstermektedir. Devletler yalnızca dış tehditler nedeniyle yıkılmazlar. Hatta birçok durumda devletleri zayıflatan asıl faktör dış saldırılar değil, içeride biriken çözülmemiş sorunlardır. Tarihteki büyük imparatorlukların çöküşleri incelendiğinde askerî yenilgilerin çoğu zaman son aşama olduğu görülmektedir. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Çöküşün asıl nedenleri ise daha derinlerde yatmaktadır. Adalet duygusunun aşınması, yönetenlerle yönetilenler arasındaki güven ilişkisinin zayıflaması, ekonomik dengesizliklerin büyümesi, toplumsal grupların sistemden dışlanması ve devletin değişen şartlara uyum sağlayamaması gibi nedenler çoğu zaman askerî yenilgilerden önce ortaya çıkmıştır. Bu nedenle modern siyaset teorisi devletin gücünü yalnızca zor kullanma kapasitesiyle açıklamamaktadır. Günümüzde güçlü devlet kavramı giderek daha fazla meşruiyet kavramıyla birlikte ele alınmaktadır. Bir devletin polis gücü, ordusu, bürokrasisi ve mali kaynakları güçlü olabilir. Ancak vatandaşlarının önemli bir bölümü o devleti kendi devleti olarak görmüyorsa, uzun vadede bu gücün sürdürülebilirliği tartışmalı hâle gelir. Buna karşılık daha sınırlı kaynaklara sahip bazı devletler yüksek düzeyde toplumsal güven üretebildikleri için çok daha dayanıklı hâle gelebilmektedir. Burada karşımıza toplumsal meşruiyet kavramı çıkmaktadır. Toplumsal meşruiyet, insanların yalnızca yasal zorunluluk nedeniyle değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasal nedenlerle de bir düzeni kabul etmeleri anlamına gelir. İnsanlar vergilerini yalnızca ceza korkusuyla değil, sistemin adil olduğuna inandıkları için öderler. Mahkeme kararlarına yalnızca yaptırım korkusuyla değil, hukukun meşru olduğuna inandıkları için uyarlar. Seçim sonuçlarını yalnızca başka seçenekleri olmadığı için değil, sürecin adil olduğuna inandıkları için kabul ederler. Modern devletlerin gerçek gücü büyük ölçüde burada yatmaktadır. Çünkü hiçbir devlet yalnızca zor kullanarak uzun süre ayakta kalamaz. Tarih boyunca en otoriter rejimler bile belirli ölçüde toplumsal rızaya ihtiyaç duymuştur. Zor kullanma kapasitesi devletin araçlarından biridir; fakat meşruiyet onun temelidir. Bu noktada beka paradigması ile toplumsal meşruiyet paradigması arasındaki temel fark ortaya çıkmaktadır. Beka paradigması devleti korumayı öncelikli amaç olarak görür. Toplumsal meşruiyet paradigması ise devletin korunmasının yolunun toplumu güçlendirmekten geçtiğini savunur. Birincisi güvenliği özgürlüğün ön koşulu olarak değerlendirirken, ikincisi güvenlik ile özgürlüğün birbirini beslediğini ileri sürer. Aslında bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca teorik değildir. Hukuki reformlara bakışta da kendisini göstermektedir. Beka perspektifiyle bakıldığında reformlar çoğu zaman risk üretir. Yeni haklar yeni talepler doğurabilir. Yerel yönetimlerin güçlenmesi merkezî otoriteyi zayıflatabilir. Sivil toplumun etkinliği devletin hareket alanını daraltabilir. Kültürel hakların genişlemesi ulusal birlik üzerinde baskı oluşturabilir. Bu nedenle reformlar sürekli olarak potansiyel riskler üzerinden değerlendirilir. Toplumsal meşruiyet perspektifinde ise aynı meseleler farklı biçimde görülür. Yeni haklar sisteme bağlılığı artırabilir. Yerel yönetimlerin güçlenmesi vatandaşların karar alma süreçlerine katılımını artırabilir. Sivil toplum kamu politikalarının kalitesini yükseltebilir. Kültürel hakların tanınması farklı toplumsal kesimlerin ortak siyasal düzene aidiyetini güçlendirebilir. Bu nedenle reformlar riskten çok fırsat olarak değerlendirilir. Elbette bu ikinci yaklaşımın da sınırları vardır. Her talebin sınırsız biçimde kabul edilmesi mümkün değildir. Her toplumun ortak kurallara ve ortak kurumlara ihtiyacı vardır. Ancak burada önemli olan nokta, reformların otomatik olarak tehdit olarak görülmemesidir. Çünkü birçok durumda reform eksikliği de ciddi riskler üretebilmektedir. Türkiye'nin son yıllardaki birçok tartışması bu açıdan yeniden değerlendirilebilir. Örneğin gençlerin yurt dışına gitme eğilimleri yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda geleceğe ilişkin güven duygusuyla ilgilidir. Kadınların güvenlik talep
'Devletin sorumluluğu koruyucu sağlık hizmetini kişisel gelir düzeyinden bağımsız, toplumun tamamına ulaştırılması gereken kamusal bir hizmet olarak örgütlemektir.'
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Ankara'da faaliyet gösteren eğlence mekanlarına yönelik başlatılan soruşturma kapsamında insan ticareti, göçmen kaçakçılığı ve fuhşa teşvik, aracılık veya yer temin etme suçlarına yönelik düzenlenen operasyonda 18 şüphelinin yakalandığını açıkladı. Bakan Gürlek, yaptığı açıklamada suçla mücadelenin kararlılıkla devam edeceğini vurgulayarak, "Devletin nefesi, bu kirli düzenlerden menfaat sağlayanların üzerindedir." ifadelerini kullandı.
Uluslararası Af Örgütü’nün yeni raporu, Javier Milei yönetiminin ilk iki yılında Arjantin’de sosyal medya izleme, yüz tanıma ve drone teknolojileri dahil gözetim araçlarını hızla yaygınlaştırdığını ortaya koydu. Rapora göre denetimsiz biçimde büyüyen bu altyapı, gazetecilerden aktivistlere kadar birçok kesim üzerinde caydırıcı etki yaratırken mahremiyet, ifade özgürlüğü ve toplanma hakkını tehdit ediyor.
Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amidi, Başbakan Ali Zeydi, Meclis Başkanı Heybet el-Halbusi ve Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan Bağdat'ta bir araya gelerek silahın devlet tekelinde tutulması, yolsuzlukla mücadele ve Irak topraklarının bölgesel hesaplaşmalara alet edilmemesi konusunda ortak kararlılık mesajı verdi.
Devletin tavizsiz duruşu karşısında bocalayan terör örgütü PKK'da panik havası tavan yaptı. Meclis'ten geçen yasayla çaresiz kalan kanlı şebeke, paçayı kurtarmak için devlete şart koşmaya kalkıştı.
İçişleri Bakanlığı, kırmızı bültenle aranan organize suç örgütü elebaşı Serkan Kurtuluş'un Türkiye'ye getirildiğini duyurdu.
İçişleri Bakanı Çiftçi, "Bu yılın ilk 7 ayında 518 yeni nesil suç örgütüne yönelik olarak 1445 operasyon yaptık. Bunları tamamen çökertinceye kadar, faaliyetlerini sona erdirinceye kadar mücadelemiz devam edecek." dedi.
Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, silahların devletin kontrolünde toplanması için yasa tasarısı talimatı verdi. Zeydi, devlete yönelik en tehlikeli tehdidin kontrolsüz silahlar olduğunu belirtiyor. Irak
İzmir Bayraklı’da felç geçirdikten sonra tek başına ihtiyaçlarını karşılayamayan 75 yaşındaki Selahattin Özyılmaz’ın bakımını komşuları üstlendi. Bakımevi başvurularından sonuç alamayan mahalleli, “Devletin buna el atması lazım” dedi.
"Terörsüz Türkiye'den Terörsüz Bölgeye" vizyonunun temel ayağını oluşturan Irak'ta başbakan Zeydi, silahların yalnızca devletin kontrolünde bulunmasını öngören yasa tasarısının hazırlanması talimatını verdi. Talimatın TBMM'de Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin çerçeve yasanın 467 oyla kabul edilmesinin ardından gelmesi dikkat çekti.
Kayseri Ticaret Odası (kto) Yönetim Kurulu Başkanı ömer Gülsoy, Tbmm Genel Kurulunda Kabul Edilerek Yasalaşan ‘milli Dayanışma Ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’a Ilişkin Değerlendirmede Bulundu.
128 Yıllık Osmanlı Arşiv Belgesi, Erzurum’un Petrol Ve Neft Kaynaklarının 19. Yüzyılın Sonunda Devletin Gündeminde Olduğunu Ortaya Koydu. Erzurum’un Petrol Tarihine Ilişkin Osmanlı Arşivlerinde Bulunan Dikkat çekici Bir Belge, şehrin Yer Altı Kaynaklarının Bundan 128 Yıl önce Devletin Gündeminde Olduğunu Ortaya çıkardı.
Stories on this topic, gathered from every source.