AKP'li Nihat Zeybekci, fon skandalına ilişkin "Maalesef devletin ihmali var" sözlerine açıklık getirdi. Zeybekci, devletin görevini ihmal etmeyeceğini belirterek, "Ortada bir ihmal varsa bunu ancak bu kurumlar ve sorumlular yapar" dedi.
Son dakika... "Maalesef devletin ihmali var" dediği iddia edilen eski bakan Nihat Zeybekçi, açıklama yaptı.
Halbuki bir devletin öncelikli sorumluluğu, koşulları ne olursa olsun her öğrencinin nitelikli eğitime erişebilmesini sağlamaktır.
Fon mağdurlarıyla ilgili krizin çözümü için devletin en üst kademesi devreye girdi. Malumunuz, dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Ankara'da Külliye'de bir toplantı yapıldı. Toplantıya
İsrail'de muhalefet partileri, yaklaşan 27 Ekim'deki genel seçimlerde Binyamin Netanyahu'yu düşürmek ve "Siyonist bir hükümet" kurmak amacıyla çalışmalarını birleştirmek üzere 3 çalışma grubu oluşturduklarını duyurdu.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Filistin Devleti'nin Birleşmiş Milletler (BM) kararları doğrultusunda kurulması için zamanın geldiğini belirterek, "Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), ABD'nin Gazze Şeridi ile ilgili barış planını onayladı. Ancak orada barış sağlanmadı." dedi.
Bir insan, bir mahkemenin önünde suçsuz bulunduktan sonra, devletin başka bir kapısında hâlâ "suçlu" muamelesi görebilir mi?
Adalet Bakanı Akın Gürlek, MASAK'ın dijital altyapısında FETÖ yapılanmasına yönelik yürütülen casusluk soruşturmasında 5 şüphelinin gözaltına alındığını, 16 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldığını ve adı geçen şirketlere kayyım atandığını açıkladı.
Devletin resmi kurumları önünde resmi geçit yapar gibi göstere göstere yapılan fon soygunu “suç ekonomisi” kavramını yeniden gündeme getirdi.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin: Devletin bütün birimleri tüm tedbirleri aldık
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani yaptığı açıklamada, "Devletin, hükümetin ve meşru otoritenin kontrolü dışında bulunan tüm silahlar top toplanmalı" dedi.
Yemen Dışişleri Bakanı Afrah ez-Zube, ülkesinin "İran'ın bir müzakere kozu ya da bir hesaplaşma alanı" olmadığını belirterek, Suudi Arabistan'la ilişkilerinin "köklü" olduğunu söyledi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Terör örgütünün bütün unsurlarıyla birlikte silah bırakması ve örgütsel varlığına son vermesi bizim temel şartımızdır." dedi. Organize suç örgütleri ve sokak çeteleriyle mücadeleye ilişkin ise Bakan Gürlek, "İsmi ne olursa olsun sokak çetelerine devletin demir yumruğunu vuracağız. Bu konuda irademiz nettir" ifadelerini kullandı.
Devletin güvencesi altında bulunan bir cezaevinde, devletin en önemli kurumunun en önemli isimlerinden biri "şüpheli" bir biçimde ölüyor ama o devlet, o şüphenin üzerine bile gidemiyor. Bu gerçek,
Devletin ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaşma sorumluluğuna dikkati çekerek, sosyal yardımlarda "yerinde hizmet" anlayışının temel alınmasını isteyen İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, "Biz artık bundan sonra vatandaşı ayağımıza beklemek yerine onları birebir tespit edelim. Hangi tür konularda ihtiyaçları varsa onları giderelim" ifadesini kullandı.
Modern Türkiye'de siyasal tartışmaların merkezinde yer alan kavramlardan biri " beka " dır. Devletin varlığının korunması, ülkenin bütünlüğünün sürdürülmesi, siyasal düzenin devam ettirilmesi ve güvenliğin sağlanması çoğu zaman en üst değer olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşım yalnızca günümüz siyasetinin değil, aynı zamanda hukuk tartışmalarının da önemli ölçüde belirleyicisi haline gelmiştir. Bir hak talebi gündeme geldiğinde, bir anayasal reform önerildiğinde, yerel yönetimlerin yetkileri tartışıldığında veya farklı toplumsal kesimlerin talepleri dile getirildiğinde mesele çoğu zaman aynı noktaya bağlanmaktadır: Bu gelişme devletin bekasını nasıl etkiler? Bu sorunun kendisi doğal ve meşru görülebilir. Çünkü her siyasal topluluk kendi varlığını sürdürmek ister. Ancak burada asıl önemli olan, devletin korunmasının hangi amaç için istendiğidir. Devlet kendi başına nihai bir amaç mıdır, yoksa daha yüksek ahlaki ve toplumsal amaçların gerçekleştirilmesi için kullanılan bir araç mıdır? İşte İslam siyaset düşüncesi nin modern beka anlayışından ayrıldığı temel nokta burada ortaya çıkmaktadır. Kur'an'a bakıldığında dikkat çekici bir durum görülür. Kur'an'ın merkezinde devlet değil, insan vardır. Devletin yapısına ilişkin ayrıntılı hükümler yoktur. Yasama organının nasıl oluşacağı, yürütmenin nasıl örgütleneceği, bürokrasinin hangi esaslara göre işleyeceği gibi konular Kur'an'ın temel ilgi alanı değildir. Buna karşılık adalet, emanet, istişare, ehliyet, zulmün engellenmesi ve hakkaniyet sürekli olarak vurgulanmaktadır. Bu durum tesadüfi değildir. Çünkü Kur'an siyasal yapının biçiminden çok, o yapının hangi ahlaki ilkeler üzerine kurulduğuyla ilgilenmektedir. Nisa suresinin 58. ayetinde Allah'ın insanlara emanetleri ehline vermelerini ve hükmettiklerinde adaletle hükmetmelerini emretmesi, siyasal düşünce açısından son derece önemlidir. Burada korunan şey devlet değildir. Korunan şey adalettir. Meşruiyetin kaynağı güç değil, adaletli davranıştır. Aynı şekilde Maide suresinde bir topluluğa duyulan öfkenin insanları adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği belirtilmektedir. Bu ilke, güvenlik veya çıkar gerekçesiyle adaletin askıya alınamayacağını göstermektedir. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Hz. Ebubekir'in halife seçildikten sonra yaptığı ilk konuşma bu açıdan son derece öğreticidir. "Doğru yolda olursam bana yardım edin, yanlış yaparsam beni düzeltin" sözü yalnızca kişisel bir tevazu örneği değildir. Bu ifade, siyasal iktidarın mutlak olmadığına dair güçlü bir ilkedir. Yönetici eleştirilebilir. Yönetici denetlenebilir. Yönetici hata yapabilir. Daha da önemlisi, yöneticinin meşruiyeti sürekli olarak toplum tarafından sınanabilir. Bu yaklaşım modern dönemdeki mutlak devlet anlayışından oldukça farklıdır. Çünkü burada devletin veya yöneticinin bekası değil, doğruluğun ve adaletin korunması esas alınmaktadır. Hz. Ömer döneminde bu anlayış daha da belirgin hale gelir. Siyasal otoritenin sorgulanabilmesi ve kamu önünde hesap verebilir olması İslam siyaset düşüncesinin önemli unsurlarından biridir. Hz. Ömer'in sıradan vatandaşlar tarafından sorgulanabilmesi, yöneticinin toplum karşısında hesap verme sorumluluğuna sahip olduğuna dair güçlü bir sembol olarak aktarılmıştır. Bu anlatıların tarihsel ayrıntılarından bağımsız olarak önemli olan nokta, İslam siyasal hafızasında ideal yöneticinin eleştiriden muaf biri olarak değil, hesap verebilir biri olarak tasvir edilmesidir. Hz. Ali döneminde yaşanan olaylar ise meseleyi daha da ileri taşımaktadır. Kendisine karşı çıkan, onu tekfir eden ve hatta silahlı mücadeleye yönelen Hariciler karşısında kullandığı dil dikkat çekicidir. Onları bütünüyle sistem dışına itmemiş, hakikati ararken yanıldıklarını söylemiştir. Bu yaklaşım siyasal meşruiyetin yalnızca itaate dayanmadığını göstermektedir. Toplumsal farklılıkların varlığı devlet için otomatik olarak bir tehdit olarak görülmemektedir. Klasik İslam düşünürlerinin eserlerinde de benzer bir eğilim gözlemlenmektedir. Farabi'nin erdemli şehir tasavvurunda siyasal düzenin amacı devletin büyüklüğü değil, insanın kemale ulaşmasıdır. Şâtıbî'nin makasıd teorisinde korunması gereken şey devlet değil; din, can, akıl, mal ve nesildir. Maturidî'nin düşüncesinde insan aklı ve sorumluluğu merkezi bir yere sahiptir. Bu düşünürlerin hiçbirinde devlet başlı başına kutsal bir amaç olarak görülmez. Devletin değeri, adalet üretme kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Bu noktada İbn Haldun özel bir önem taşımaktadır. Çünkü o, devletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini analiz eden ilk büyük toplum teorisyenlerinden biridir. İbn Haldun'a göre devletleri ayakta tutan şey yalnızca askeri güç değildir. Asabiyet, toplumsal dayanışma, adalet duygusu ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki güven ilişkisi devletlerin gerçek temelidir. Bir devlet dış düşmanlar nedeniyle değil, içeride adalet duygusu aşındığında çökmeye başlar. Vergi zulme dönüştüğünde, yöneticiler toplumdan koptuğunda ve kamu yararı yerini dar grup çıkarl
Bugün barıştan, siyasetten ya da ticaretten değil; gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark etmeden karşılaştığımız, ancak devlet algısını doğrudan etkileyen bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. İstanbul’da bulunduğumu öğrenen sanayici dostum Hasan Kırvar ziyaretime geldi. Sohbet sırasında, kamuda önemli bir kurumun başkanlığını yapan ortak bir dostumuzu ziyaret etmeye karar verdik. Arayıp makamında ve müsait olduğunu öğrenince kendisini ziyaret ettik. Uzun yıllardır tanıdığım başkan, bizi her zamanki nezaketi ve içtenliğiyle karşıladı. Tanıdığına da tanımadığına da aynı sıcaklıkla yaklaşan bu tavır, insana yalnızca bir yöneticinin kibarlığını değil, devletin gülen yüzünü de hissettiriyordu. Ziyaretin ardından başka dostlarımızla buluştuk ve birlikte yemeğe gittik. Sohbet sırasında iki farklı kamu görevlisiyle karşılaştık. İlkinde, mekân sahibi "Müdür Bey geldi" diyerek bizi tanıştırmak için yanına gitti. Araçtan inen müdür, bir eli cebinde masamıza doğru ilerledi. Biz de doğal bir nezaket gereği ayağa kalktık. Mekân sahibi bizi tanıtmaya çalışırken müdür bey elini cebinden çıkarmadan, "Madem ayağa kalktılar, söyle bakalım kim bunlar" anlamına gelen bir tavır sergilemesi, beni ev sahibi olarak mahcup etti. Elini uzattığında ise bu hareket, gönülden uzatılmış bir elden çok, yerine getirilmesi gereken bir formalite izlenimi bıraktı. Ardından içeri geçti. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Dostlarım benim mahcubiyetimi, ben de onların benim mahcubiyetimin mahcubiyetini hissettim. Birbirimizi teselli etmeye çalıştık. Bir süre sonra mekân sahibi başka bir müdür beyin geldiğini söyledi. İlk karşılaşmanın etkisiyle, belki de farkında olmadan, bu kez yerimizden kalkmadık. Ancak ikinci müdür masamıza kadar geldiğinde mahcubiyetle ayağa kalktık; kendisini masamıza davet ettik ve saygımızı gösterdik. İki olay da ilk bakışta sıradan görünebilir. Günlük hayatın içinde üzerinde durulmayacak kadar küçük ayrıntılar olarak değerlendirilebilir. Oysa mesele bütünüyle bundan ibaret değil. Çünkü üst düzey bir kamu görevlisinin vatandaşa karşı sergilediği tavır, yalnızca kişisel bir davranış olarak görülmez. Hele söz konusu kişi önemli bir makamı temsil ediyorsa, vatandaş çoğu zaman karşısındaki şahıstan önce o makamın ağırlığını ve bir ölçüde devleti görür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, "Devlet, milletinin hizmetindedir, kamu görevlisi de milletin hizmetkârıdır" sözü bu bakımdan önemlidir. Kamu görevlisinin vatandaşa karşı tavrı, yalnızca kişisel bir üslup meselesi değil; temsil ettiği devletin vatandaşa yansıyan yüzüdür. O gün devletin iki farklı yüzüne tanıklık ettik. Biri sıcaklığı, nezaketi ve samimiyetiyle güven verdi. Diğeri ise aklımıza, "Allah muhafaza, ya bir gün işimiz düşerse?" sorusunu getirdi. Elbette herkes özel hayatında nasıl davranacağını kendisi bilir. Kimseye nasıl davranması gerektiğini öğretmek benim işim değil. Ancak kamu görevi üstlenen, hele ki önemli bir makamı temsil eden insanların, mesai dışında dahi üzerlerinde taşıdıkları devlet temsilinin sorumluluğunu unutmamaları gerekir. Çünkü kamu görevi yalnızca makam odasında yapılmaz. Bazen bir restoranda, bir selamda, bir el sıkışmada, hatta bir masaya yaklaşırken sergilenen tavırda bile devlet görünür. Ben bugün kimseyi yargılamak ya da doğruyu yanlışı tarif etmek için yazmadım. Sadece aynı masada bulunan insanların ortak hissine tercüman olmak istedim. Zira bazen devletin vatandaşa nasıl göründüğünü anlamak için büyük olaylara gerek yoktur. Bir masaya nasıl yaklaşıldığına bakmak yeterlidir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. devlet KAMU GÖREVLİSİ Nabi Kırmızı Nabi Kırmızı Independent Türkçe için yazdı Nabi Kırmızı Salı, Eylül 15, 2026 - 01:00 Main image: TÜRKİYE'DEN SESLER related nodes: Taziye evinde insan, önce insandır Kürtlerle Türkler; neyin barışı? Anadil meselesi: Rakip değil, zenginlik Type: news SEO Title: Devletin iki yüzü copyright Independentturkish:
Stories on this topic, gathered from every source.