Your cookie preferences
We use necessary cookies for your session and preferences. You can optionally allow usage measurement and advertising cookies too. Privacy policy
Pentagon Başkanı Pete Hegseth ve Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius görüşmeler için Washington DC'de bir araya geldi.
Pentagon'dan yapılan açıklamaya göre, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius Salı günü Washington DC'de bir araya gelerek NATO 3.0, Avrupa'nın savunma harcamalarının artırılması ve her iki ülkenin savunma sanayi üsleri konularını görüştüler.
This is an excerpt. Copyright belongs to the source; the full story is published on their site.
Read the full story at the source
This story was published by Diriliş Postası.
See other sources covering this event →
ABD, Slovakya, Kuzey Makedonya, Tunus ve Irak’a ayrılan 52 milyon dolarlık askeri finansmanı Latin Amerika’daki müttefik yönetimlere aktarıyor. Washington’ın “güvenlik” ve “uyuşturucuyla mücadele” bahanelerini sunduğu kaynak, ABD’nin bölgedeki siyasi nüfuzunu pekiştirme, kendisine yakın iktidarları askeri olarak güçlendirme ve Latin Amerika üzerindeki hakimiyetini koruma politikasının yeni adımı olarak okunuyor.
Amerikalı düşünür Francis Fukuyama , Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden 23 yıl sonra, entelektüel kariyerinin en tartışmalı noktalarından birine, Saddam Hüseyin 'in devrilmesi ve ardından gelen savaşa ilişkin duruşuna geri dönüyor. 1990'ların sonlarında neo-muhafazakar akıma yakın olan ve Irak'ta rejim değişikliği çağrısında bulunan mektupları imzalayan Fukuyama, şimdi Irak deneyiminin kendisinin bu akımdan uzaklaşmasının nedeni olduğunu söylüyor. New York Times 'a verdiği röportajda Fukuyama, II. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya deneyimlerini örnek göstererek, itirazının prensipte bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl itirazının Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi toplumundan kültürel ve politik olarak çok farklı bir toplumda radikal ve kalıcı bir değişim gerçekleştirme kabiliyetine yönelik olduğunu açıklıyor. "Bir diktatörü devirmek için güç kullanılmasıyla ilgili bir sorunum yok" diyor, ancak 1990'larda "Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamen farklı bir toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeyi sürdürme kudretinden oldukça şüphe duyduğunu" da belirtiyor. Irak'ta yaşananlar "beklediğimden daha kötüydü" Ona göre, Irak savaşı, bu şüphelerin neo-muhafazakârlarla siyasi ve entelektüel bir kopuşa dönüştüğü an oldu. George W. Bush yönetiminin ilk görevinde -Saddam Hüseyin'i devirmekte- başarılı olacağından, ancak eski rejimin kalıntılarından istikrarlı bir devlet kurma gibi daha zor olan görevde başarısız olacağından korkuyordu. Olanlar için "beklediğimden daha kötüydü" diyen Fukuyama, Amerikan yönetiminin "işgal sırasında bu uzun vadeli çabaya daha az hazırlıklı olduğunu" da ekliyor. O pozisyonunu, artık Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesini savunmaya başladığı için değil, Irak ona otoriter bir rejimi devirmenin bir şey, yerine istikrarlı bir rejim kurmanın ise bambaşka bir şey olduğunu gösterdiği için değiştirdi. Bu yeniden değerlendirme, günümüzde de devam eden, Amerikan gücünü rejimleri ve toplumları yeniden şekillendirmenin bir aracı olarak gören neo-muhafazakarların temel fikirlerinden birine değiniyor. Bölgedeki ülkelerin aynı nedenlerle öfkesini uyandıran İran ile mevcut savaş da buna dahil. İşgalden sonraki yıllarda Fukuyama, New York Times ’a verdiği uzun röportaj ile diğer yayın organlarına verdiği röportajlarda belirttiği gibi, Saddam'ın devrilmesinin ve sonrasına dair yeterli bir planın yokluğunun, başta İran olmak üzere diğer güçlerin istismar edeceği bir boşluk yaratacağı konusunda uyarıda bulundu. Ve zamanla Tahran Irak'ta önemli bir nüfuz kazandı, ona bağlı silahlı fraksiyonlar yükselerek, güç ve güvenlik denkleminin bir parçası haline geldi. Bu, Saddam'dan sonra istikrarlı, demokratik bir Irak'a dair Amerikan vizyonundan tamamen farklı bir senaryoydu. Bu milis gruplar, Washington'un farkında olmadan kendisi ve bölgedeki ana müttefikleri için yarattığı bir düşman haline geldi. 2003 işgalinden sonra Bağdat'taki Firdevs Meydanı'nda Saddam Hüseyin heykelinin yıkıldığı an / Fotoğraf: Wikipedia Radikal İslam, yaygın olarak inanıldığından daha az tehlikelidir Fukuyama'nın eleştirisi Irak deneyimiyle sınırlı kalmıyor. Ona göre, daha geniş dönüm noktası, bazı çatışmaların yalnızca ekonomi ve maddi çıkarlarla açıklanamayacağını ortaya koyan 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. Söylediğine göre saldırılar, tanınma, aşağılanma ve fedakarlıkla bağlantılı dini ve siyasi güdülerle hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirildi. Bunu şöyle açıklıyor: Eğer intihar bombacısı olmaya razıysanız, açıkça tamamen maddi olmayan bir amaca hizmet ettiğinizi hissediyorsunuzdur. Bununla birlikte, Fukuyama radikal İslam'ı Marksizm ve Leninizm gibi liberalizmin küresel bir ideolojik rakibi olarak görmüyor ve şöyle diyor: Radikal İslam'ın asla dünyayı fethedecek bir ideoloji olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, onun değerlendirmesine göre, sınırları ve kültürleri aşan evrensel bir çekiciliğe sahip entelektüel bir proje olmaktan ziyade, nispeten yoksul ve düzensiz Müslüman toplumlarda kök salması daha olası bir ideoloji olmayı sürdürüyor. Ancak Fukuyama, 11 Eylül’ün etkisinin önemli bir yönünü başka bir yere yerleştiriyor; Batı'nın şoka verdiği tepkiye. Fukuyama, saldırıların tehdidin doğasının kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini sağlamak yerine, özellikle Afganistan ve ardından Irak'taki Amerikan ve Batı tepkisinin, terörizmle mücadeleden öteye geçerek, Amerikan gücünün yurtdışındaki kullanımının geniş bir yeniden tanımlanmasına neden olduğunu savunuyor. Dış politikanın militarizasyonu, 11 Eylül'den daha acımasızdır Bunu "Batı'nın hem Afganistan'a hem de Irak'a verdiği tepki, daha doğrusu aşırı tepkisi" olarak özetleyen Fukuyama, bunun sonucunun "terörizm korkusu nedeniyle dış politikanın militarizasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri'nde gözetleme devletinin başlangıcı" olduğunu düşünüyor. Savaşlar uzadıkça ve sonuçları başarısız oldukça, ABD'nin sınırları dışındaki siyasi geçişleri yönetme kabiliyetine olan güven azaldı ve müdahalelerinin etkinliği konusunda şü
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, ABD Başkanı Donald Trump'ın müzakereye açık olduklarına ilişkin beyanına yanıt vererek, İran'ın öne sürdüğü şartlar yerine getirilene kadar herhangi bir görüşmenin gerçekleşmeyeceğini belirtti.
ABD Başkan Yardımcısı, Washington'ın Mayun'un devralınmasını izlerken Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile koordinasyon içinde olduğunu söyledi.
Rubio’nun Kolombiya, Ekvador ve Peru turu, güvenlik ve ticaret maskesi altında Latin Amerika’da ABD hegemonyasını tesis etme stratejisinin tezahürü oldu. Trump’ın yardımıyla göreve getirilen kıtadaki sağcı liderler egemenliği Washington’a teslim ediyor.
Değerli Independent Türkçe okuyucuları, 9 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da, Amerika Birleşik Devletleri'nin bağımsızlığının 250. yılı vesilesiyle düzenlenen resepsiyona katılma imkânı buldum. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in konuşmalar yaptığı bu etkinlik, yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin değil, aynı zamanda mevcut uluslararası sistemin geleceğine ilişkin bazı temel meselelerin yeniden düşünülmesi açısından da anlamlıydı. Ankara'nın sıcak bir eylül gününde, açık havada düzenlenen resepsiyonda, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'i dinlerken içilen bir bardak buz gibi soğuk su dahi küçük ama enteresan bir ayrıntı olarak hafızada kaldı. Ancak böylesi diplomatik buluşmaların asıl önemi, ülkeler arasındaki ilişkilerin hangi tarihsel ve stratejik temeller üzerinde yükseldiğini yeniden hatırlatmasında yatıyor. Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları, karşılıklı eleştiriler ve dönemsel gerilimler yaşamış olsa da, Türkiye'nin yalnızca ABD açısından değil, NATO ve daha geniş transatlantik güvenlik mimarisi bakımından taşıdığı önem tartışılmazdır. Karadeniz'den Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Ortadoğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye; askeri kapasitesi, diplomatik erişimi, ekonomik büyüklüğü ve stratejik konumuyla Batı ittifakının en önemli aktörlerinden biridir. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) ABD'nin 250. yılı üzerine daha önce bu köşede kaleme aldığım yazıda da belirttiğim üzere, Amerika'nın küresel gücü yalnızca ekonomik veya askeri kapasitesinden kaynaklanmamaktadır. Amerikan sisteminin esas gücü; kurumların dayanıklılığı, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve toplumsal dinamizm gibi unsurlarla birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle ABD'nin geleceği üzerine yapılacak her tartışmada, yalnızca büyüme oranları veya şirket değerleri değil, aynı zamanda kurumsal niteliğin korunması da temel bir ölçüt olmalıdır. Resepsiyondaki konuşmalarda Amerikan ekonomisinin büyüklüğü ve son yıllardaki ekonomik performansı da vurgulandı. Kuşkusuz ABD, teknoloji, finans, inovasyon ve girişimcilik kapasitesi bakımından hâlâ dünyanın en güçlü ekonomilerinden biridir. Ancak ekonomik büyümenin niteliği, en az büyümenin kendisi kadar önemlidir. Burada Daron Acemoğlu'nun uzun süredir dikkat çektiği kapsayıcı kurumlar meselesi önem kazanmaktadır. Ekonomik düzenin sürdürülebilirliği, yalnızca büyük teknoloji şirketlerinin piyasa değerlerinin artması veya sınırlı sayıdaki milyarderin servetinin büyümesiyle ölçülemez. Refahın daha geniş toplumsal kesimlere yayılması, çalışan sınıfların ve orta sınıfın ekonomik büyümeden pay alabilmesi, kapitalist sistemin meşruiyeti açısından belirleyicidir. Geçmişte Amerikan ekonomik modelinin önemli özelliklerinden biri, geniş bir orta sınıf yaratabilmesi ve büyümeyi toplumun farklı kesimlerine yayabilmesiydi. Bugün ise dijital ekonomi, yapay zekâ, platform kapitalizmi ve küresel teknoloji şirketlerinin yükselişi, servet ve ekonomik gücün giderek daha dar bir çevrede yoğunlaşması riskini beraberinde getiriyor. Bu nedenle ABD'nin 250. yılı, yalnızca geçmiş başarıların kutlanacağı sembolik bir dönüm noktası olarak değil, aynı zamanda Amerikan ekonomik modelinin nasıl daha kapsayıcı, daha dengeli ve daha adil hale getirilebileceğinin tartışılacağı bir fırsat olarak da görülmelidir. Aynı yaklaşım dış politika açısından da geçerlidir. ABD'nin uluslararası sistem üzerindeki etkisi hâlâ son derece büyüktür. Dolayısıyla Washington'un küresel rolünün yalnızca güç kullanımı veya stratejik rekabet üzerinden değil; uluslararası hukuk, diplomasi, kurumsal iş birliği ve daha adil bir barış anlayışı üzerinden şekillenmesi önem taşımaktadır. Özellikle Filistin meselesinde daha adil ve kalıcı bir barışın tesis edilmesine katkı sunulması, Amerikan dış politikasının önündeki en önemli sınamalardan biridir. Aynı şekilde Kafkasya'da son dönemde oluşan olumlu barış ortamının kalıcı hâle gelmesi, Karadeniz havzasında ve Ukrayna'da savaşın sona ermesi, Basra Körfezi'nde yeni çatışmaların önlenmesi ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi uluslararası toplumun ortak sorumluluğudur. Türkiye ise bu kriz alanlarının hemen tamamına coğrafi, diplomatik ve ekonomik olarak doğrudan temas eden nadir ülkelerden biridir. Bu nedenle Türkiye-ABD ilişkilerinin yalnızca dönemsel krizler, savunma dosyaları veya kısa vadeli stratejik ihtiyaçlar üzerinden değerlendirilmesi eksik kalacaktır. İki ülke arasındaki ilişkinin daha öngörülebilir, kurumsal ve uzun vadeli bir çerçevede ilerlemesi hem Ankara'nın hem Washington'un çıkarınadır. Türkiye'nin NATO içindeki rolü, Karadeniz güvenliğine katkısı, Kafkasya'daki diplomatik kapasitesi, Ortadoğu'daki etkisi ve Avrupa güvenliği açısından taşıdığı önem, bu ilişkinin stratejik niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Benim temennim, Amerika Birleşik Devletleri'nin 250. yılının yalnızca geçmişin başarılarının kutl

Comments