Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar, klasik bir ekonomik ambargo çerçevesinde değerlendirilemez. Washington, doların küresel ağırlığını, uluslararası bankacılık sistemini ve enerji ticaretinin finansman kanallarını kullanarak İran’ın ekonomik kapasitesini aşındırmaya çalışıyor. Hedef, İran ekonomisini daraltmanın ötesinde Tahran’ın stratejik tercihlerini değiştirmek. Fakat temel soru şu: Ekonomik maliyetleri büyütmek, karşı tarafı mutlaka siyasi tavize zorlar mı? İran örneği bu soruya ihtiyatlı bir cevap veriyor. ABD yaptırımları İran ekonomisi üzerinde ağır bir baskı oluşturdu. Petrol gelirleri geriledi, riyal değer kaybetti, enflasyon kalıcı hale geldi. Sanayinin teknoloji ve sermayeye erişimi de zorlaştı. Buna karşılık Tahran beklenen stratejik geri adımı atmadı. Bunun temel nedeni, İran yönetiminin ekonomik baskıyı geçici bir sorun olarak görmemesi. Tahran, yaptırımları rejimin varlığına yönelik daha geniş bir tehdit olarak değerlendiriyor. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) ABD’nin yaptırım mimarisinin en önemli özelliği, üçüncü ülkeleri de sisteme dahil etmesi. Birincil yaptırımlar Amerikan kişi ve kurumlarını bağlarken, ikincil yaptırımlar ABD ile doğrudan bağlantısı bulunmayan şirketleri ve finans kuruluşlarını hedef alabiliyor. Böylece İran ile ticaret yapmak isteyen bir şirket, Amerikan finans sistemine erişimini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Finansal izolasyon bu sistemin merkezinde. İran bankalarının uluslararası muhabir bankacılık ağından dışlanması, petrol ticaretinde sigorta ve taşımacılık kanallarının daraltılması ve İran adına çalışan aracı şirketlerin yaptırım listelerine alınması birbirini tamamlıyor. İran’ın ekonomik faaliyetlerinin önemli bir bölümü bu yüzden daha kayıt dışı ve maliyetli kanallara yöneliyor. Baskının ekonomik sonuçları ağır oldu. 2012’deki petrol ambargosu ve 2018’de başlayan Maksimum Baskı kampanyası büyüme üzerinde ciddi etkiler yarattı. Döviz likiditesinin azalması, resmî kur ile serbest piyasa kuru arasındaki farkı büyüttü. Riyalin değer kaybı ithal ara malları ve sermaye mallarını pahalılaştırdı. Yüksek enflasyon da halkın satın alma gücünü aşındırdı. Peki İran bu baskıya nasıl karşılık verdi? Tahran, Direnç Ekonomisi modeliyle cevap verdi. İran ekonomisinin onlarca yıllık izolasyon sonucunda petrol dışındaki sektörlerini geliştirmiş olması, belirli bir dayanıklılık sağladı. Hizmetler, imalat ve madencilik sektörlerinin toplam ekonomideki ağırlığının artması, İran’ın petrol gelirlerine tamamen bağımlı hale gelmesini engelledi. Ancak dayanıklılık ile kalkınma aynı şey değil. İran yaptırımlar altında ayakta kalabilirken sermaye ve teknoloji açığı büyüdü. Enerji altyapısındaki yatırım eksikliği üretim kapasitesini sınırladı. Gelir dağılımındaki bozulma ve ekonomik fırsatların daralması da toplumsal hoşnutsuzluğu artırdı. Sorun İran ile sınırlı değil. Yaptırımlar, İran’la ticaret yapan üçüncü ülkeler için bazı ekonomik fırsatlar da yaratıyor. Çin bunun en açık örneği. İran petrolünün önemli bölümünü Çin’deki bağımsız rafineriler satın alıyor. Yaptırım riskinin yüksek olması İran petrolünün indirimli fiyatlarla satılmasına yol açıyor. Çinli alıcılar bu durumdan maliyet avantajı elde ediyor. Washington’ın baskı politikası böylece Pekin açısından pazarlık avantajına dönüşebiliyor. Türkiye açısından tablo daha karmaşık. İran, Türkiye’nin enerji güvenliği açısından tarihsel bir tedarikçi ve doğrudan komşusu. Uzun süreli doğal gaz sözleşmesinin 2026’da kritik bir dönemece gelmesi, bu ilişkinin önemini artırdı. Türkiye son yıllarda LNG altyapısını, depolama kapasitesini ve alternatif tedarik seçeneklerini genişleterek İran gazına bağımlılığını azaltıyor. Buna rağmen İran’dan gelen gazın tamamen kesilmesi, daha pahalı alternatif tedarik ihtiyacı yaratabilir. Bankacılık alanındaki ikincil yaptırım riski de Türkiye’nin İran ile meşru ticaret kanallarını daraltıyor. Hindistan açısından Çabahar Limanı öne çıkıyor. Yeni Delhi bu limanı, Pakistan’ı devre dışı bırakarak Afganistan ve Orta Asya’ya ulaşmanın stratejik bir aracı olarak görüyor. Washington’ın Çabahar’a yönelik yaptırım istisnalarını daraltması, Hindistan’ın İran ile ilişkisini yeniden hesaplamasına yol açabilir. Burada yaptırım politikasının temel stratejik açmazı ortaya çıkıyor. Thomas Schelling’in zorlayıcı diplomasi yaklaşımına göre baskının başarılı olması için tehdit kadar karşı tarafın taviz verdiğinde ne kazanacağının da açık olması gerekir. Hedef devlet, geri adım attığında yaptırımların kaldırılacağına inanmalıdır. ABD ile İran arasındaki ilişkide bu güven zemini ciddi biçimde aşındı. Washington’ın 2018’de Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan çekilmesi, Tahran’ın verdiği tavizlerin uzun vadeli ekonomik rahatlama getireceğine ilişkin inancını zayıflattı. Bu noktada mesele İran açısından yalnızca nükleer programın sınırlandırılması değil. Rejimin güvenliği ve geleceği de pazarlığın parçası olarak görülüyor. Yaptırım paradoksu kavram
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments