haberleri... Ne bir resmi kayıp başvurusu vardı ne de tek bir dijital iz... 30 yıl sonra ortaya çıkarılan Nigar Bilgin cinayetinde akılalmaz gerçekler gün yüzüne çıktı. İçişleri Bakanı Mustafa
İBB ile HAK-İŞ'e bağlı Hizmet-İş, Özgüven-Sen ve Öz Gıda-İş sendikaları arasında, 45 binden fazla işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi imzalandı. Törende konuşan İBB Başkan Vekili Nuri Aslan, “Ekrem Başkanımızla birlikte 2019 yılında göreve geldiğimizde çalışma hayatına ilişkin çok açık bir ilkemiz vardı: Çalışanın sendikal tercihine işveren karar vermez. Çalışan karar verir. Çünkü sendikal örgütlenme anayasal bir haktır. 2019 yılı öncesinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yaklaşık 18 bin sendikalı çalışanımız vardı. Bugün bu sayı 72 binin üzerine çıktı” dedi.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi gündeme dair yaptığı açıklamalarda sermaye piyasalarına yönelik operasyonların süreceğini belirtti. Çiftçi ayrıca yeni nesil suç örgütlerinin hiçbir ahlaki değer taşımadığını ifade etti.
Kentimizde hangi tarlalar vardı, bilmiyoruz. Bu kentin yarın ne üretebileceğini de bilmiyoruz. Pazardan aldığın domatesin tarlası şehir planında yazmıyor. Kentler baştan kuruluyor ama gıda o planın dışında kalıyor. Tarlada ürün yerine bina yetişiyor; sonucunu fırında da markette de yaşıyoruz.
Ağustos bitmek üzereydi. İstanbul'dan çıkarken insanın aklına mont almak gelmiyor tabii. Ağustosun son günleri; şehir hâlâ yazı yaşıyor. Ama Uludağ'ın İstanbul'un takviminden haberi yoktu. Yükseldikçe hava serinledi. Sonra sis başladı. Önce ağaçların tepelerini aldı, biraz daha yukarı çıkınca bütün dağı. Bir virajda çamları görüyordum, öteki virajda yok oluyorlardı. Dağların böyle bir huyu vardır. İnsana bildiği şeylerden çok, bilmediği taraflarını göstermeyi seviyorlar. Uludağ'ı yıllardır karla, kayakla, telesiyejlerle hatırlarız. Oysa ağustosun sonunda, sis çökmüş bir Uludağ'ın başka bir hâli varmış. Daha sessiz. Kalabalığı üzerinden atmış, biraz kendisine dönmüş gibi. Ceylan Splend'or Uludağ Otel'e girdiğimde dışarıdaki sessizlik kapıda kaldı. Lobi doluydu. Masalar tutulmuş, birbirini tanıyanlar uzaktan selamlaşmaya başlamıştı. İnsanların üzerinde, uzun zamandır bazı gecelerde görmeyi özlediğim bir özen vardı. Herkes şıktı. Caz dinlemeye gelen insanların şık olması bana hep çok doğal gelir. Derken müzik başladı. Sahnede Ferit Odman, Kağan Yıldız, Engin Recepoğulları ve Uraz Kıvaner vardı. İlk birkaç nota duyulduğunda lobideki uğultu azaldı, sonra tamamen sustu. Kimsenin kimseye dönüp "sessiz olun" demesine gerek kalmadan. Engin Recepoğulları'nın saksafonu yükselirken Ferit Odman davulda ritmi kuruyor, Kağan Yıldız kontrbasla müziğin altına o derin sesi yerleştiriyor, Uraz Kıvaner piyanoda bazen aralarına giriyor, bazen geride duruyordu. Dört kişi çalıyordu ama bir süre sonra bana dört kişi konuşuyormuş gibi gelmeye başladı. İyi caz, iyi bir sohbet gibidir Bir müzisyen konuşurken öteki susabiliyor. Biri küçük bir cümle bırakıyor, diğeri onu alıp başka bir yere götürüyor. Kimi zaman cevap hemen geliyor, kimi zaman birkaç ölçü sonra. İyi sohbetin de kuralı budur zaten. Sürekli konuşan insanla sohbet edilmez. Karşındakinin cümlesinin bitmesini beklemek, bazen susmak, bazen onun bıraktığı yerden devam etmek gerekir. Ne zaman çalacağını bilmek kadar ne zaman susacağını da bilmek icap eder. Cazın nasıl doğduğunu düşününce aklıma geliyor. New Orleans'ın Afrika kökenli Amerikalı topluluklarından yükselen seslere blues karıştı, ragtime karıştı; kiliselerden, sokaklardan, dans salonlarından gelen müzikler birbirine değdi. Sonra caz yerinde durmadı. Chicago'ya çıktı, New York'a vardı, okyanusu geçti. Paris'e gitti, İstanbul'a geldi. Her şehir ona bir şey verdi; o da gittiği her yerde biraz değişti. Kökünü kaybetmeden değişebilmek… Cazın bana hep güzel gelen taraflarından biri de bu. Bir de doğaçlama olması tabii. Müzisyen parçayı biliyor ama o gece ne olacağını bütünüyle bilmiyor. Yanındakini dinliyor, onun açtığı boşluğa giriyor, bazen geri çekiliyor, bazen beklenmedik bir yere gidiyor. Nereden başlayacaklarını biliyorlar; nereye varacaklarını ise o gece birlikte buluyorlar. Hayat gibi değil mi? Bir yay, dört tel, bambaşka bir ses… Bir ara gözüm Kağan Yıldız'a takıldı. Elinde arşe vardı. Kontrbası zaten severim. Ama ne zaman arşeyle çalınsa bende başka bir yere dokunur. Parmakla çalındığında yürüyen o derin ton, yay tellere değdiğinde uzuyor, koyulaşıyor. Bir noktadan sonra sanki bir enstrümanı değil, uzaktan gelen bir insan sesini dinliyormuşum gibi oluyor. Kağan Yıldız arşeyi çektiğinde lobinin havası da değişti. Birkaç saniye önce ritmin içinde yürüyen kontrbas, bu kez melodinin içine girmişti. Aldığı klasik kontrbas eğitiminin izleri de orada hissediliyor. Klasik müzik bir tarafta, caz öteki tarafta durmuyor; aynı müzisyenin elinde birbirine karışıyorlar. Karşılaşmaların müziği caz gibi gelir bana bir de. Bir müzik başka bir müzikle, bir şehir başka bir şehirle, bir kuşak başka bir kuşakla karşılaşır cazda. Sonra ortaya daha önce olmayan bir şey çıkar… Ferit Odman'ı da Kağan Yıldız'ı da uzun yıllardır, Kerem Görsev Trio vesilesiyle tanıyorum. Eski dostları sahnede dinlemenin güzel bir tarafı vardır: Müzik başladığında tanışıklık, sohbetler, hatıralar yavaşça geriye çekilir. Bir süre sonra karşınızda eski bir dost değil, hayranlıkla dinlediğiniz bir müzisyen kalır. Bazı melodiler başka bir kapı açıyor Ferit Odman sahneden bana küçük bir sürpriz yaptı. Thelonious Monk'un caz klasiklerinden "Straight, No Chaser"ı bana armağan etti. Yıllardır bildiğim bir parçayı o anda başka türlü dinledim. Nota aynıydı, melodi aynıydı… Ama bir parçanın o anda bana doğru geldiğini bilmek, anlamını değiştiriyordu. Sonra "Autumn in New York" başladı. Başlığında sonbahar vardı ama takvim hâlâ ağustosu gösteriyordu. İstanbul'dan birkaç saat önce yazdan çıkmıştım; Uludağ'da ise sis camlara dayanmış, hava çoktan sonbahardan bir parça ödünç almış gibiydi. Vernon Duke'un 1934'te yazdığı, zamanla bir caz standardına dönüşen melodiyi dinlerken parçanın adındaki New York ile camın ardındaki Uludağ arasında tuhaf bir yakınlık kurdum. O gece "Autumn in New York" biraz da "Autumn in Uludağ" olmuştu. Bir süre sonra başka bir melodi başladı. İlk notalarında tanıdım: "Pure Imagination." Roald Dahl'ın Charlie'nin Çikolata Fabrikası romanından uyarl
Sultan Özer: Dün kreşler vardı, kapattınız, bugün yeni mi keşfettiniz? 05.09.2026 Diken Baktı bu şekilde tepkiler artıyor, zira kendisine oy verenler de bu kreşlerden yararlanıyor, mevzuatı değiştirerek, kamu kreşi açılmasını kolaylaştırdı.
haberleriyle meslektaşlarına nal toplatan bir ustam vardı.
Beşiktaş, Nicolas Raskin transferi için Rangers ile anlaşmaya vardı. Oyuncuyla da son detayları görüşen siyah-beyazlılar, UEFA listeleri verilmeden transferi tamamlayacak.
Parma, Diego Carlos'un transferi için sözlü anlaşmaya vardı. Brezilyalı savunmacının pazartesi günü İtalya'ya gitmesi beklenirken transferin kısa süre içinde tamamlanabileceği belirtildi.
Son dakika... Girne açıklarında yolcu gemisi battı! İçinde 270 yolcu vardı.
Fenerbahçe ve Nice, Kojo Peprah Oppong transferi için anlaşmaya vardı. Oyuncu kısa süre içerisinde İstanbul'da olacak.
Uğur Ergan yazdı: S-400 olmasaydı 30-40 arası F-35'imiz vardı
Kayserispor Akademi; 2026-2027 Sezonu Için 22 Antrenör Ile Anlaşmaya Vardı.
Stories on this topic, gathered from every source.