Havuç tüketirken bir kez daha düşünün: Biraz yağ eklemek faydasını artırıyor
Magazin dünyasını takip eden herkes 'nepo bebeklerin' ne demek olduğunu biliyor... Biraz daha anlaşılır şekilde söylersek "torpilli" haydi biraz daha kibar olalım 'ayrıcalıklı' çocuklar yani..
İnsan, hiç gelmeyebilecek bir misafir için odasını; henüz tanımadığı kendisi için benliğini hazır tutar… Bir evde misafir odası olması biraz tuhaftır. Ev sahibi, gelmesi kesin olmayan biri için evinin bir bölümünü gündelik hayatından ayırır. Oraya kendi hayatını yerleştirmez. Odayı kendisi için kullanmaz. Çünkü o odanın anlamı bugünde değil, ihtimaldedir. İnsan da kendisine böyle bir yer ayırır. Henüz karşılaşmadığı hayatlar, henüz olmak zorunda kalmadığı insanlar, henüz ihtiyaç duymadığı duygular için… Çünkü insanın kendisi hakkında bildiği şey, yaşayabileceklerinin tamamı değildir. Belki benlik dediğimiz şey biraz da budur: Yaşadığımız hayat ile yaşayabileceğimiz hayat arasındaki sessiz mesafe… Misafir odası evin en tuhaf mekânıdır. Mutfak yaşanan güne, salon birlikte geçirilen zamana, yatak odası gecenin mahremiyetine aittir. Misafir odasıysa henüz gelmemiş bir zamana. Varlığını, gerçekleşmemiş bir ihtimalden alır. İçinde bir hayat sürmez; bir gün gerekebilecek bir hayat için yer tutulur. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) İnsanın içinde de böyle bir boşluk vardır. Bizi henüz çağırmamış hayatın karşısında kim olacağımızı bilmeyiz. Cesaretimizin sınırını, kaybın bizi nereye götüreceğini, sevmenin bizde neyi değiştireceğini ancak o an geldiğinde öğreniriz. Bu yüzden insan kendisini yalnızca yaşadıklarıyla tanıyamaz. Çünkü bazı taraflarımız ancak ihtiyaç hâline geldiklerinde görünür. Bir gün hayat, alıştığımız benliği yerinden oynatır. Bir ayrılık, bir sorumluluk, bir aşk, bir kayıp… O güne kadar sessiz kalmış bir tarafımız öne çıkar. Bize ait olduğunu bilmediğimiz bir sabırla, daha önce tanımadığımız bir cesaretle ya da sakladığımız bir kırılganlıkla karşılaşırız. O anda ortaya çıkan kişi yeni değildir. Hayat yalnızca onun kapısını açmıştır. Misafir odasının da sırrı budur. Misafir geldiğinde oda kurulmaz, yalnızca ne için ayrıldığı anlaşılır. Kapı açıldığında gördüğümüz şey, o anda yaratılmış değildir. Uzun zamandır evin içindedir; fakat gündelik hayatın ışığı oraya düşmemiştir. İnsan da çoğu zaman kendisini böyle görür. Kendini, her gün kullandığı taraflarıyla tanımlar: alışkanlıklarıyla, kararlarıyla, insanlara gösterdiği yüzle. Sonra hayat, bu tanımın sığmayacağı bir şey getirir önüne. Ve insan, kendisi sandığı sınırın aslında yalnızca yaşadığı hayatın sınırı olduğunu fark eder. Belki olgunlaşmak, kendimize yeni bir kimlik edinmekten çok, kendimiz sandığımız kişinin eksik olduğunu kabul etmektir. Çünkü benlik tamamlanmış bir oda değil; kapıları zamanla açılan bir evdir. Ve o evde yalnızca geçmişten kalanlar bulunmaz. Gelecekte ihtiyaç duyacağımız hâllerimiz de sessizce yer tutar. Bugünkü benliğimiz, yarının bizini tanımaz. Belki bir gün hiç beklemediğimiz birini seveceğiz. Belki yıllardır taşıdığımız bir şeyi bırakacağız. Belki hayat bizi, bugünkü hâlimizin cevap veremeyeceği bir soruyla karşılaştıracak. O zaman içimizden çıkacak kişi, bize yabancı görünebilir. Ama yabancılık, onun bize ait olmadığı anlamına gelmez. Bazen insan kendisine en çok, kendisi olmaya devam edemediği anda yaklaşır. Misafir odasının anlamı da burada tamamlanır: Bir ev, yalnızca bugün yaşanan yerlerden oluşmaz. Geleceğin ihtimaline ayrılmış bir odası da vardır. İnsan da böyledir. Kendisinde henüz karşılaşmadığı bir hayata yetecek kadar sessiz, henüz bilmediği bir zamana yetecek kadar geniş bir yer taşır. Belki kendimizi bütünüyle tanımamamızın sebebi, içimizde hâlâ misafir bekleyen odalar bulunmasıdır… *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. benlik HAYAT yaşam kültür Vahap Aydoğan Vahap Aydoğan Independent Türkçe için yazdı: "İnsan, hiç gelmeyebilecek bir misafir için odasını; henüz tanımadığı kendisi için benliğini hazır tutar…" Vahap Aydoğan Pazar, Ekim 4, 2026 - 09:45 Main image: Görsel: Midjourney/Independent Türkçe TÜRKİYE'DEN SESLER related nodes: Hiçbir çağ bizimki kadar bilgiyle kuşatılmadı; belki de hiçbiri bilgiyi düşüncenin kendisi sanmakta bizim kadar cüretkâr olmadı Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar... Geçmişin dehaları algoritma çağında yaşasalardı ne olurdu? Yüzyıllık Yalnızlık: Bizden önce yazılmış bir cümlenin içinde mi yaşıyoruz? Type: news SEO Title: Benliğimizin misafir odası copyright Independentturkish:
Yapılan her hata, insanın kendisini biraz daha tanıması için önüne çıkan gizli bir davet gibidir. En derin ve en kalıcı öğrenmeler, her şey yolunda giderken değil, bir şeyler ters gittiğinde yaşanır.
Bu pazar biraz içimiz açılsın istedim.
Motorin 100 liradan biraz daha uzaklaştı. 7 gün önce tabelaya sığmayan motorinin litre fiyatı 90 lira bandına indi. Sürücüler rahat bir nefes alsa da ulaşım hala cep yakıyor.
Günlük hayatta biri ona karşı biraz soğuk davrandığında veya ters baktığında "Acaba ne hata yaptım?" diye bütün gün kafayı yiyen o aşırı duyarlı 3 burç...
Trabzon’un Araklı Ilçesine Bağlı Türkeli Köyü’nde Sendoğan Yıldırım, Zorlu Arazi şartlarına Rağmen Pes Etmedi. Köy Yolunun Oldukça Rampalı Ve Dik Olması, Konteyner Evin Yukarı çıkarılırken Devrilme Riskini Beraberinde Getirdi. Ancak Sendoğan Yıldırım, çözümü Karadenizlilerin Meşhur "inat Ve Azminde" Buldu. Yıldırım, Konteyneri Taşıyan Aracı Geri Geri Kullanarak, Zorlu Ve Dik Yokuştan Köye çıkarmayı Başardı.
Neden başkasının bedeni hakkında konuşuyoruz? 13.09.2026 Diken Birini aylar sonra görüyorsunuz. Daha “nasılsın?” demeden hızlı bir yoklama başlıyor: “Kilo almışsın.” “Çok çökmüşsün.” “Yüzün çok güzel, biraz kilo versen…” Bu sözler çoğu zaman hakaret eder gibi değil, çayın yanına kaşık bırakır gibi söyleniyor. Rahatsız edici olan biraz da bu: Başkasının görünüşü hakkında konuşmak, gündelik hayatın olağan bir hakkıymış gibi görülüyor
Sosyal medyada geçen hafta 80’ler furyası vardı. Moda dünyasıysa uzun süredir Y2K’yı, yani 2000’ler modasını konuşuyordu. Şimdi sıra 2010’lara geldi. Y Kuşağı’na bol bol nostalji yaşatan bu geri dönüşte skinny jean’ler, peplum bluzlar, ‘statement’ (iddialı, tek başına yıldız) kolyeler, dolgu topuklu sneaker’lar ve dönemin Tumblr (sosyal ağ platformu) çağını hatırlatan o biraz dağınık, biraz umursamaz stiller yeniden karşımızda.
İktidar sallı sollu salvolarla ilerliyor. Her zaman olduğu gibi eskiyeni atarak yeniyi kurmaya çalışıyor. Sorun şu ki yeninin içinde Erdoğan olduğu sürece halka inandırıcı gelmiyor.
Ağustos bitmek üzereydi. İstanbul'dan çıkarken insanın aklına mont almak gelmiyor tabii. Ağustosun son günleri; şehir hâlâ yazı yaşıyor. Ama Uludağ'ın İstanbul'un takviminden haberi yoktu. Yükseldikçe hava serinledi. Sonra sis başladı. Önce ağaçların tepelerini aldı, biraz daha yukarı çıkınca bütün dağı. Bir virajda çamları görüyordum, öteki virajda yok oluyorlardı. Dağların böyle bir huyu vardır. İnsana bildiği şeylerden çok, bilmediği taraflarını göstermeyi seviyorlar. Uludağ'ı yıllardır karla, kayakla, telesiyejlerle hatırlarız. Oysa ağustosun sonunda, sis çökmüş bir Uludağ'ın başka bir hâli varmış. Daha sessiz. Kalabalığı üzerinden atmış, biraz kendisine dönmüş gibi. Ceylan Splend'or Uludağ Otel'e girdiğimde dışarıdaki sessizlik kapıda kaldı. Lobi doluydu. Masalar tutulmuş, birbirini tanıyanlar uzaktan selamlaşmaya başlamıştı. İnsanların üzerinde, uzun zamandır bazı gecelerde görmeyi özlediğim bir özen vardı. Herkes şıktı. Caz dinlemeye gelen insanların şık olması bana hep çok doğal gelir. Derken müzik başladı. Sahnede Ferit Odman, Kağan Yıldız, Engin Recepoğulları ve Uraz Kıvaner vardı. İlk birkaç nota duyulduğunda lobideki uğultu azaldı, sonra tamamen sustu. Kimsenin kimseye dönüp "sessiz olun" demesine gerek kalmadan. Engin Recepoğulları'nın saksafonu yükselirken Ferit Odman davulda ritmi kuruyor, Kağan Yıldız kontrbasla müziğin altına o derin sesi yerleştiriyor, Uraz Kıvaner piyanoda bazen aralarına giriyor, bazen geride duruyordu. Dört kişi çalıyordu ama bir süre sonra bana dört kişi konuşuyormuş gibi gelmeye başladı. İyi caz, iyi bir sohbet gibidir Bir müzisyen konuşurken öteki susabiliyor. Biri küçük bir cümle bırakıyor, diğeri onu alıp başka bir yere götürüyor. Kimi zaman cevap hemen geliyor, kimi zaman birkaç ölçü sonra. İyi sohbetin de kuralı budur zaten. Sürekli konuşan insanla sohbet edilmez. Karşındakinin cümlesinin bitmesini beklemek, bazen susmak, bazen onun bıraktığı yerden devam etmek gerekir. Ne zaman çalacağını bilmek kadar ne zaman susacağını da bilmek icap eder. Cazın nasıl doğduğunu düşününce aklıma geliyor. New Orleans'ın Afrika kökenli Amerikalı topluluklarından yükselen seslere blues karıştı, ragtime karıştı; kiliselerden, sokaklardan, dans salonlarından gelen müzikler birbirine değdi. Sonra caz yerinde durmadı. Chicago'ya çıktı, New York'a vardı, okyanusu geçti. Paris'e gitti, İstanbul'a geldi. Her şehir ona bir şey verdi; o da gittiği her yerde biraz değişti. Kökünü kaybetmeden değişebilmek… Cazın bana hep güzel gelen taraflarından biri de bu. Bir de doğaçlama olması tabii. Müzisyen parçayı biliyor ama o gece ne olacağını bütünüyle bilmiyor. Yanındakini dinliyor, onun açtığı boşluğa giriyor, bazen geri çekiliyor, bazen beklenmedik bir yere gidiyor. Nereden başlayacaklarını biliyorlar; nereye varacaklarını ise o gece birlikte buluyorlar. Hayat gibi değil mi? Bir yay, dört tel, bambaşka bir ses… Bir ara gözüm Kağan Yıldız'a takıldı. Elinde arşe vardı. Kontrbası zaten severim. Ama ne zaman arşeyle çalınsa bende başka bir yere dokunur. Parmakla çalındığında yürüyen o derin ton, yay tellere değdiğinde uzuyor, koyulaşıyor. Bir noktadan sonra sanki bir enstrümanı değil, uzaktan gelen bir insan sesini dinliyormuşum gibi oluyor. Kağan Yıldız arşeyi çektiğinde lobinin havası da değişti. Birkaç saniye önce ritmin içinde yürüyen kontrbas, bu kez melodinin içine girmişti. Aldığı klasik kontrbas eğitiminin izleri de orada hissediliyor. Klasik müzik bir tarafta, caz öteki tarafta durmuyor; aynı müzisyenin elinde birbirine karışıyorlar. Karşılaşmaların müziği caz gibi gelir bana bir de. Bir müzik başka bir müzikle, bir şehir başka bir şehirle, bir kuşak başka bir kuşakla karşılaşır cazda. Sonra ortaya daha önce olmayan bir şey çıkar… Ferit Odman'ı da Kağan Yıldız'ı da uzun yıllardır, Kerem Görsev Trio vesilesiyle tanıyorum. Eski dostları sahnede dinlemenin güzel bir tarafı vardır: Müzik başladığında tanışıklık, sohbetler, hatıralar yavaşça geriye çekilir. Bir süre sonra karşınızda eski bir dost değil, hayranlıkla dinlediğiniz bir müzisyen kalır. Bazı melodiler başka bir kapı açıyor Ferit Odman sahneden bana küçük bir sürpriz yaptı. Thelonious Monk'un caz klasiklerinden "Straight, No Chaser"ı bana armağan etti. Yıllardır bildiğim bir parçayı o anda başka türlü dinledim. Nota aynıydı, melodi aynıydı… Ama bir parçanın o anda bana doğru geldiğini bilmek, anlamını değiştiriyordu. Sonra "Autumn in New York" başladı. Başlığında sonbahar vardı ama takvim hâlâ ağustosu gösteriyordu. İstanbul'dan birkaç saat önce yazdan çıkmıştım; Uludağ'da ise sis camlara dayanmış, hava çoktan sonbahardan bir parça ödünç almış gibiydi. Vernon Duke'un 1934'te yazdığı, zamanla bir caz standardına dönüşen melodiyi dinlerken parçanın adındaki New York ile camın ardındaki Uludağ arasında tuhaf bir yakınlık kurdum. O gece "Autumn in New York" biraz da "Autumn in Uludağ" olmuştu. Bir süre sonra başka bir melodi başladı. İlk notalarında tanıdım: "Pure Imagination." Roald Dahl'ın Charlie'nin Çikolata Fabrikası romanından uyarl
Saat üçü biraz geçmişti. Silivri'nin 18 mil güneyinde ALSU ile Tuğberk İmamoğlu çarpıştı. Tuğberk on bir dakikada battı. On kişi hâlâ yok. ALSU'nun birinci kaptanı kamaradaydı. Yaslama sesini duydu,
Trendyol Süper Lig ekiplerinden Samsunspor'un teknik direktörü Thorsten Fink, Kocaelispor maçı öncesi açıklamalarda bulundu.
Adana'da 6 Şubat depremlerinde 40 kişinin yaşamını yitirdiği Sami Bey Apartmanı davasının tutuklu müteahhidi Abdullah Aybaba, hakkında tehdit içerikli paylaşımlar yapılması nedeniyle yurt dışına çıktığını belirterek, "Amacım 1 ay kalıp geri dönmekti fakat olaylar biraz soğusun, acılar biraz dinsin düşüncesiyle dönüşümü uzattım" dedi. Mahkeme heyeti, sanığın tutukluluğunun devamına karar vererek duruşmayı 26 Kasım'a erteledi.
Samsunspor'un teknik direktörü Thorsten Fink, "Biraz daha süreye ihtiyacımız var ve yeni bir kadro yapılanmasıyla yolumu...
Bir hikaye anlatmam gerekiyorsa eğer tarihte üç yüzyıl kadar geriye gitmem lazım. 1700’lerin ortalarında Rusya Çerkesya’yı işgale girişir. 1800’lerin ilk yarısında (1864'teki büyük sürgünün öncesinde) Kafkas haklarını so...
Bugün bir Dyson dikey süpürge almak istediğinizde biraz daha güçlü bir model istiyorsanız 50.000 TL'ye kadar bir ödeme yapmanız gerekiyor.
Güneşli bir sabah kahvenizi en sevdiğiniz kupaya koyup yürüyüşe çıkmak, evi toplarken bir mum yakmak, meyveyi paketten yemek yerine güzel bir tabağa koymak… Bunlar kulağa biraz fazla romantik, hatta yer yer sosyal medya trendi gibi gelebilir. Ama psikologlara göre günlük hayatın küçük anlarını böyle daha keyifli hale getirmek yalnızca estetik bir mesele değil. Davranışlarımızı sürdürme […]
Stories on this topic, gathered from every source.