Türkiye'deki eğitim sistemi nin rahle-i tedrisatından geçen öğrencilerin çoğu, kademe fark etmeksizin, eğitim programlarının içeriğinin ve şeklinin sürekli değiştiğine; kimi dönem az, kimi dönem çok eğitimcilerin yanlış muamelelerine ve öğrenci değerinin belli derslerden alınan notlara göre belirlendiğine şahit olmuştur. Bu yazıyı yazmak için klavyenin başına oturduğumda, ilkokul yıllarımdan başlayarak eğitim hayatım boyunca yaşadıklarım ve meslek hayatımda şahit olduklarım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Geçmişte yaşananlarla bugün gördüklerimi karşılaştırdığımda aradan geçen onca zamana rağmen eğitime, öğrenciye ve öğretmene yaklaşım konusunda ne yazık ki çok fazla yol aldığımızı söyleyemiyorum. Programlar değişti, yöntemler değişti, teknolojik imkânlar arttı; fakat öğrenciyi tanıma, onun bireysel farklılıklarını baz alma ve değerini yalnızca birkaç dersin notuyla ölçme konusunda aynı ilerlemeyi kaydedemedik. İlkokuldayken öğretmenlerimiz, ellerinde değişik şekillerde; kalın mı kalın, uzun mu uzun sopalarla derse gelirdi. Üstelik bu sopaları yalnızca göz korkutmak için taşımaz, münferit dayaklarda ya da sıra dayağında fütursuzca kullanırlardı. Buna öğrencileri faullerinden tutup havaya kaldırmak -bu daha çok erkek öğrencilere yapılırdı-, dakikalarca ayakta bekletmek, gözlerinden yaş gelene kadar tokatlamak, tekmelemek, kulak memelerinden tutup çekmek gibi başka "terbiye edici(!)" davranışlar da eşlik ederdi. Fiziksel cezaların yanında öğrenciler arasında belirgin bir ayrım da göze çarpardı. Öğretmenler başarılı öğrencileri önemser, onlarla daha fazla ilgilenirken başarısız olanları kale almazdı. Karne günü… Bir de karnedeki notlara göre kimine bayram, kimine kâbus havası yaşatan meşhur karne günümüz vardı. O gün başarılı öğrenciler ile öğretmene yoğurt, ekmek, yumurta getirip arayı iyi tutanlar yüksek notlarla dolu karnelerini büyük bir sevinçle alırdı. Karnelerini çantalarına koymak ne mümkün! Köyün içinde arzıendam edercesine, yoldan geçenlerin dikkatini çekmek için ellerinde sallaya sallaya yürür, doğruca ailelerinin yanına koşarlardı. Karne üzerindeki 5'leri, 4'leri gören aileler de çocuklarına methiyeler dizer, ileride "büyük adam" olacaklarını söylerdi. Ardından bu zekânın ailede kime çektiği meselesine sıra gelir; anne, baba, dede, amca, dayı derken mutlaka birileri işaret edilirdi. Bununla da kalınmaz, çocuklarının notları düşük olan akraba ve komşulara karşı göğüsler kabartılır, iyi karne hava atma vesilesi olurdu. Duyguları okşayan bunca övgü karşısında gel de coşma, özgüven patlaması yaşama! İyiden iyiye kabaran çocuklar da nasıl ders çalıştıklarını, öğretmenin kendilerini ne kadar çok sevdiğini, akıllarını ailede kimden aldıklarını uzun uzun çevrelerindekilere anlatırdı. Karne, bir dönemin sona erdiğini gösteren sıradan bir vesika olmaktan çıkar; çocuğun zekâsının, değerinin, hatta aile içindeki itibarının birkaç rakam üzerinden ölçüldüğü, geleceğinin haritasının çıkarıldığı bir tür kehanet belgesi oluverirdi. Bir de karne gününün gelmesini hiç istemeyen öğrenciler vardı. Bunlar, karnelerindeki notların zayıf olduğunu bilen, öğretmenleriyle arası pekiyi olmayanlardı. Karnelerini alanlar, kimse görmesin diye arka sokaklardan evlerinin yolunu tutar; bazılarıysa türlü kurnazlıklara başvururdu. Kalemle düşük notların üzerinden geçip onları düzeltmeye çalışanlar, takdir/teşekkür belgesinin yolda suya düştüğünü söyleyerek ailesini kandırmaya uğraşanlar olurdu. Bazıları da o gün okula hiç gelmez, karnesini almazdı/almak istemezdi. Bu gruptaki öğrencilerin çoğunun ortak kaderi belliydi: azarlanmak, küçük görülmek, başarılı öğrencilerle kıyaslanmak, yaşanan tüm olumsuzların günah keçisi seçilmekti… Karne günü onlar için adeta bir kâbustu. Üstelik mesele yalnızca düşük notlarla da bitmezdi. " Kafan çalışmıyor!", "Hiçbir işe yaramıyorsun!", "Dayın/amcan da böyleydi, o da başarısızdı; sen de ona çekmişsin, senden bir şey çıkmaz!", "Onun/bunun çocuğuna kurban ol!" g ibi incitici ve aşağılayıcı sözlerle gururları, özgüvenleri yerle yeksan edilirdi. 1959-1960 eğitim yılına ait bir öğrenci karnesi. Geçmişten bugüne karne, öğrencinin akademik başarısının yanı sıra ailelerin başarı algısında da önemli bir yere sahip oldu Tüm bunları bildiğim için öğrencilere, onları gülümseten, karşılaştırmaların hedefi yapmayan notlar layık görürüm. İlkokuldaki notlardan hareketle bireyi "başarılı" ya da "başarısız" diye nitelendirmek, hele geleceği hakkında kesin hükümlerde bulunmak bana göre çok yanlış bir görme biçimi. İnsan değişir; onunla birlikte tercihleri, istekleri, merakları ve ilgi alanları da. "Başarısız" olarak etiketlenen bir öğrenci, günün birinde hiç tahmin etmediğimiz başarılara imza atabilir. Yeter ki kendini keşfedebileceği ve yeşerebileceği doğru zemini bulabilsin. Toplumun "tembel" olarak damgaladığı öğrenciler, aslında tembel değillerdi. Başarılı oldukları alanların farklı olması daha büyük bir olasılık. Başta aileler olmak üzere toplumun büyük bir kesimi, başarıyı Fen Bilgisi, Sosyal Bilgi
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments