İstanbul Emniyet Müdürlüğü Turizm Şube Müdürlüğü ekipleri, yerli ve yabancı turistlerin yoğun ziyaret ettiği yerlerde huzur ve güvenliği sağlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Ekipler, başta İstiklal Caddesi ve çevresi olmak üzere dün gece saatlerinde Beyoğlu sokaklarında uygulama gerçekleştirdi.
Read the full story at the source
This story was published by Hürriyet.
See other sources covering this event →
Türkiye'de 1970-1990 arasında "sınır aşan sular" , tezlerde ve politika metinlerinde müstakil bir bunalım gibi işlendi. Merkez Fırat ve Dicle, özellikle Güneydoğu Anadolu Projesi'ydi. Aradan geçen süre bu çerçeveyi taşımaz. Sınır akışı uzun dönemde yaklaşık dörtte bir azalmıştır; doğal yıllık salınım bunun çok üstündedir. 3 ülkenin ihtiyaç beyanlarının toplamı fiziksel arzı aşmıştır. 1987 protokolünün su maddesi büyük ölçüde tutulmuş, güvenlik maddesi tutulmamıştır. Öngörülen "su savaşı" çıkmamıştır. Aşağı kıyıdaki çöküşün asıl kaynakları yönetim, terör, savaş ve iklimdir. Mesele teknik bir kıtlıktan çok, kota siyaseti ve gelişmenin uluslararası veto konusu yapılmasıdır. Sorunun nasıl kurulduğu 1970-1990 arasında akademik tezler, resmi demeçler ve dış baskı dili, sınır aşan suları neredeyse müstakil bir bunalım gibi kurdu. Anlatının merkezi Fırat ve Dicle'ydi. Keban'dan Atatürk'e uzanan baraj dizisi ve aşağı kıyıdaşların itirazı, meselenin hem hukuki hem ahlaki bir sorun olduğu izlenimini verdi. Bu dil, Türkiye'nin kendi havzasındaki kalkınmasını uluslararası bir ihtilaf dosyasına çevirdi. Aradan geçen süre bu çerçeveyi doğrulamaz. Nehirler kurumadı. Öngörülen su savaşı çıkmadı. 3 ülke arasında kalıcı bir tahsis antlaşması da yapılmadı. Ortada kalan şey, yüksek doğal değişkenliğe sahip 2 akarsuyun, fiziksel arzı aşan talepler ve siyasi enstrümantasyonla sorun haline getirilmesidir. Su meselesi yoktur demek yanlış olur. Kalite, kurak yıl yönetimi ve sulama verimi gerçek başlıklardır. Bunlar, o yıllarda yazıldığı biçimiyle bir bunalım değildir. Sınırda ölçülen su Fırat'ın Türkiye-Suriye sınırındaki uzun dönem ortalaması, baraj öncesi rejimde (1938-1973, Jarablus) yaklaşık 30 milyar metreküptür. Keban ile Suriye'deki Tabka'nın dolumundan sonraki 1974-1998 ortalaması 25,1 milyar metreküpe, 1990-2010 ortalaması 22,8 milyar metreküpe inmiştir. Sınırdaki düşüş gerçektir. Fakat 40 yıla yayılmıştır ve dörtte bir mertebesindedir. Bu rakam, o yılların kesinti ve kurutma iddialarıyla aynı büyüklükte değildir. Daha belirleyici olan doğal salınımdır. Birecik'te Fırat 1961'de 14,9 milyar metreküp, 1988'de 57,7 milyar metreküp akmıştır. Aynı nehir, kurak yılda sulak yılın dörtte biri kadar su taşır. Yıllık yüzde 25'lik uzun dönem kayması, bu salınımın içinde küçük kalır. Sabit kota talebi, bu değişkenliğe karşı teknik bir çözüm değil, hidrolojiyi siyasileştiren bir idari kısayoldur. Katkı payları da o dönemki anlatıya uymaz. Fırat akımının yaklaşık yüzde 88-90'ı Türkiye'den, yüzde 10-12'si Suriye'den gelir. Irak'ın Fırat'a katkısı fiilen sıfırdır. Dicle'de tablo farklıdır. Türkiye'nin payı yüzde 40 civarındadır; geri kalan Büyük Zap, Küçük Zap ve Diyala ile İran kollarından gelir. Türkiye 2 nehri de elinde tutuyor cümlesi Fırat için coğrafi olarak doğrudur, Dicle için abartılıdır. Tablo 1. Fırat–Dicle havzasında ölçülen çerçeve
Comments