Bir medeniyetin geleceğini anlamak istiyorsak önce binalarına, yollarına, makinelerine ve teknolojilerine bakmayız, toplumuna bakarız çünkü medeniyet, insanların dışında kurulmuş devasa bir yapı değildir. İnsanların düşünme biçimlerinde, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde, doğru ile yanlış arasında yaptıkları tercihlerde, güç karşısında nasıl davrandıklarında ve kendilerinden zayıf olanlara nasıl baktıklarında her gün yeniden kurulur. Bir toplumun geleceği, çoğu zaman henüz yazılmamış kanunlarından önce, yetiştirdiği insanın karakterinde gizlidir. Bu yüzden geleceğin medeniyetini konuşurken yalnızca "hangi teknolojiye sahip olacağız?" diye sormak eksik kalır; daha zor soruyu sormamız gerekir: "O teknolojiyi kullanacak insan nasıl biri olacak?" Aynı teknoloji farklı insanlarda farklı dünyalar kurabilir. Bilgi bir insanın elinde şifaya, diğerinin elinde tahakküme dönüşürken, güç bir insanın elinde korumaya, diğerinin elinde sömürüye dönüşebilir. Aynı yapay zekâ bir toplumun eğitim imkânlarını genişletebilirken başka bir yerde insanın düşünme kapasitesini köreltebilir. Aynı iletişim ağı insanları birbirine yaklaştırabilir; fakat aynı zamanda milyonlarca insanı birbirinin hayatına bakıp kendi hayatından nefret eder hâle getirebilir. Demek ki mesele yalnızca elimizde ne bulunduğu değildir; elimizdekilerle ne olduğumuzdur. Bilgi çağında yaşamamıza rağmen bilginin çoğalması insanı kendiliğinden bilge yapmıyor, hatta bazen bunun tam tersi oluyor, bilginin fazlalığı, seçme yeteneği olmayan insanı daha da savunmasız ve hikmetten yoksun bırakabiliyor. Bilgi ile hikmet aynı şey midir? Bilgi, neyin olduğunu söyleyebilir, hikmet ise onunla ne yapılacağını sorar. Bilgi bize bir silahın nasıl üretileceğini öğretebilir, hikmet, o silahın ne zaman kullanılmaması gerektiğini düşünür. Bilgi insan ömrünü uzatabilir, hikmet, uzayan ömrün ne için yaşanacağını sorgular. Bilgi dünyayı küçültebilir, hikmet, küçülen dünyada insanın birbirine nasıl davranacağını düşünür. Bu nedenle geleceğin insanı yalnızca bilgili olmak zorunda değildir. Bilginin sınırını, gücün sınırını ve kendi sınırını bilecek kadar hikmet sahibi olmak zorundadır. Yapay zekâ çağında eğitimin en büyük meselesinin bu olması gerektiği kanaatindeyim çünkü makineler bilgiye erişim konusunda insanla arasındaki farkı giderek kapatırken, hatta öne geçerken insanın üstünlüğünü yalnızca daha fazla bilgiye sahip olmak üzerinden kurması mümkün olmayacaktır. İnsanın asıl sorumluluğu, hangi sorunun sorulmaya değer olduğunu belirlemek olmalıdır fakat hangi cevabın insanı daha iyi bir insan yapacağını söylemek, hâlâ başka bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu yüzden geleceğin insanını yalnızca "bilen insan" olarak değil, "seçebilen insan" olarak düşünmemiz gerekir. Dolayısıyla özgürlük, yalnızca seçeneklerin çoğalması değildir; özgürlük, seçeneklerin arasında hayır diyebilme gücüdür. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Böyle bir dünyada insanın özgürlüğünü yalnızca hukuki haklarla açıklamak yetmez, içsel özgürlük meselesi daha da önem kazanır. İnsan kendi arzusunun gerçekten kendisine ait olup olmadığını sormalıdır ki insanın bütün arzuları kendisinden doğmaz, kendisine üretilmiş bir arzuyu kendi öz arzusu zannedebilir. İşte burada tüketim kültürünün en derin başarısı ortaya çıkar: İnsana yalnızca mal satmaz, arzu satar sonra o arzunun karşılanmasını mutluluk olarak tanımlar. Geleceğin insanı için özgürlük bu nedenle yalnızca "istediğini yapabilmek" değildir, daha derin bir özgürlük vardır: Neyi neden istediğini sorabilmek; bu soru, insanı yeniden kendi içine çağırır. İçe dönmek, dünyadan kaçmak anlamına gelmez, tam tersine, insanın kendisini bulması dünyaya karşı sorumluluğunu artırmalıdır. Kendisini gerçekten tanıyan insan, yalnızca kendi arzularının peşinden gitmez, kendi sınırlarını da görmeye başlar. Gücünü tanır, zayıflığını tanır, korkularını tanır, kibirlerini tanır, eksikliklerini tanır ve en önemlisi de yanılabilir olduğunu kabul eder. Bu kabul, geleceğin insanı için olağanüstü değerlidir çünkü teknolojik gücün en tehlikeli hâli, insanın yanılmaz olduğuna inanmasıdır. Bir insanın hata yapabileceğini bilmesi başka, bir toplumun hata yapabileceğini bilmesi başka, bir medeniyetin kendi doğrularının da sınırları olduğunu kabul etmesi bambaşka bir şeydir. Kendisini yanılmaz gören medeniyet, eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başlarken kendisini kusursuz gören güç, itirazı tehdit sayar. Kendisini mutlak doğru kabul eden teknoloji, insanı ölçü hâline getirmek yerine insanı kendi sisteminin ölçüsüne dönüştürebilir. Bu sebeple geleceğin insanında tevazu yalnızca kişisel bir erdem değildir; bir medeniyetin güvenlik mekanizması olarak kabul edilmesi gerekir. Tevazu, gücün kendisini sınırlayabilmesini sağlar. Burada "mesuliyet" kavramı yeniden karşımıza çıkar. Mesuliyet ya da sorumluluk, modern insanın bazen yalnızca üzerine yüklenen bir görev gibi gördüğü bir kelimedir, oysa sorumluluk bundan daha derindir, sorumluluk, ya
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments