Türkiye'nin 1939'da İngiltere ve Fransa ile ittifaka yönelmesi çoğu zaman Almanya'nın Avrupa'da yarattığı tehdit üzerinden açıklanır. Oysa Ankara'nın güvenlik hesabında daha yakın bir sorun vardı: Faşist İtalya. Bu tehdidin kökleri 1930'ların ortalarına uzanıyordu. Mussolini, Roma İmparatorluğu'nun mirasına dayanan bir yayılma siyasetini açıkça savunuyordu. Akdeniz ve Balkanlar kadar Anadolu'yu da İtalyan çıkar alanı içinde görüyordu. İtalya'nın 1935'te Habeşistan'ı işgali bu söylemi askerî güce dönüştürdü. Ege'deki İtalyan askerî varlığı da Ankara'nın kaygılarını artırdı. Üstelik ortada yalnızca siyasi söylemler yoktu. İtalya'nın Türkiye'nin batı kıyılarına yakın önemli askerî üsleri bulunuyordu. On İki Ada içinde İleryoz (Leros), 1920'lerden itibaren tahkim edilmişti. Ada, 1930'larda Portolago adıyla büyük bir deniz üssüne dönüştürüldü. Doğal limanları ve Doğu Ege'deki konumu, İtalyan askerî planlamasında buraya özel bir önem kazandırıyordu. Peki Türkiye neden bu tehdide karşı İngiltere ve Fransa'ya yaklaştı? Ankara'nın cevabı 1934'ten itibaren şekillenmeye başlamıştı. Türkiye aynı dönemde Sovyetler Birliği ile dostluğunu koruyordu. Balkan ülkeleriyle iş birliğini geliştiriyor ve uluslararası statükonun korunmasına çalışıyordu. Balkan Antantı da bu güvenlik arayışının ürünlerinden biriydi. İtalya burada önemli bir etkendi. Ancak tek neden değildi. Bulgaristan'ın revizyonist talepleri ve Balkan statükosunun korunması da paktın oluşumunda belirleyici rol oynuyordu. Bu nedenle Balkan Antantı'nı doğrudan bir “İtalya ittifakı” olarak görmek yerine, Türkiye'nin giderek ağırlaşan bölgesel güvenlik sorunlarına verdiği ortak bir cevap olarak değerlendirmek daha doğru olur. Atatürk ise İngiltere ile ilişkilerin geliştirilmesini daha erken bir tarihte gündeme getirmişti. 17 Haziran 1934'te Ankara Palas'ta İngiliz Büyükelçisi Percy Loraine ile yaptığı görüşmede Türkiye ile İngiltere arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini ifade etti. Loraine'in Londra'ya gönderdiği raporlar bu girişimi doğruluyor. Bu nedenle yakınlaşmanın 1935 veya 1936'da başladığını düşünmek yerine, 1934'te belirgin bir diplomatik arayışın bulunduğunu söylemek daha sağlam görünüyor. İtalya'nın Habeşistan'ı işgalinden sonra tehdit daha da belirginleşti. Türkiye, Boğazların güvenliğini güçlendirmek için Montrö sürecine ağırlık verdi. 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar üzerindeki egemenliğini önemli ölçüde pekiştirdi. İtalya bu gelişmeye karşı çıkan başlıca büyük güç oldu. Aynı yıllarda Sadabat Paktı'nın kurulması da Ortadoğu'da İtalyan yayılmacılığının yarattığı güvensizliğe verilen cevaplardan biriydi. Asıl kırılma ise 1939'da geldi. Almanya'nın Çekoslovakya'yı işgal etmesinden yalnızca birkaç hafta sonra İtalya Arnavutluk'a asker çıkardı. Ankara açısından bu gelişmenin anlamı açıktı. İtalya artık Balkanlara doğrudan yerleşiyordu. Arnavutluk, İtalyan askerî gücünün Balkanlarda kullanabileceği bir üs haline gelmişti. İngiltere de aynı gelişmeyi kendi güvenlik hesabı içinde değerlendirdi. Londra, Türkiye ve Yunanistan'a garanti verilmesini gündeme aldı. 13 Nisan 1939'da İngiliz hükümeti Ankara'ya karşılıklı garantiler konusunda görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Türkiye açısından tarafsızlığın maliyeti artık artıyordu. 12 Mayıs 1939'da açıklanan Türk-İngiliz Ortak Demeci bu dönüşümün önemli aşamalarından biriydi. Metinde İtalya'nın adı açıkça geçmiyordu. Peki Ankara hangi tehdidi hesaba katıyordu? Akdeniz'deki gelişmeler dikkate alındığında cevap açıktı. İtalya'nın bölgedeki askerî gücü ve Arnavutluk işgali Türkiye'nin güvenlik hesabını doğrudan etkiliyordu. Roma ise gelişmeyi farklı okuyordu. İtalyan basını, İngiltere'nin Almanya ve İtalya'yı çevrelemeye çalıştığını savunuyordu. Mussolini de Torino'da yaptığı konuşmada Avrupa'daki garanti sistemini eleştirdi. Konuşma 14 Mayıs 1939 tarihlidir. Mussolini, mevcut güvenlik düzeninin İtalya ve Almanya'yı kuşatmayı amaçladığını savunuyor ve “garantiler sistemi”nin de çökeceğini söylüyordu. Türkiye'nin bakışı ise farklıydı. Ankara, İngiltere ve Fransa ile yakınlaşmayı bir ideolojik tercihten çok güvenlik tedbiri olarak görüyordu. Sovyetler Birliği ile ilişkilerini de korumaya çalışıyordu. Amaç, Türkiye'yi büyük güçlerden birinin mutlak uydusu haline getirmek değildi. Asıl amaç, savaşın dışında kalabileceği bir denge kurmaktı. 19 Ekim 1939'da imzalanan Türk-İngiliz-Fransız Üçlü İttifak Antlaşması bu politikanın sonucuydu. Antlaşma, özellikle Akdeniz'de İtalya'nın yol açabileceği bir savaş ihtimaline karşı karşılıklı yardım mekanizması oluşturuyordu. Türkiye böylece Batı ittifakına yaklaşırken Sovyetler Birliği ile doğrudan çatışmaya girmeyeceği bir düzenleme de elde etti. İtalyan kamuoyunun tepkisi başlangıçta ölçülüydü. Fakat İtalyan diplomatik raporları ve basını kısa sürede Türkiye'nin İngiliz “kuşatma” politikasının parçası olduğu yorumunu öne çıkardı. Ankara'nın Hatay'ı kazanması ve İngiltere ile askerî ve mali bağlarını güçlendirmesi de Roma'da Türkiye'nin bağımsız hareket alanını d
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments