Sosyalizm , en genel tanımıyla, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve kapitalist piyasa ilişkilerinin yarattığı sınıfsal eşitsizliklere bir tepki olarak doğan; eldeki kaynakların çok daha adil şekilde bölüşülmesini savunan egaliteryan bir düşünce biçimi ve siyaset modelidir. Bununla birlikte, sosyalizm projesi teorik düzlemde kapsayıcı bir eşitlik "ütopyası" sunuyor gibi gözükse de pratiğe döküldüğü andan itibaren onu yanlış bir şekilde hayata geçiren toplumların "defolu" taraflarını gün yüzüne çıkarmıştır. Tartışmalı lider Nikolay Çavuşesku 'nun bir terzi edasıyla ince eleyip sık dokuduğu, fakat en nihayetinde düğmelerini yanlış iliklediği "naylon" sosyalizm anlayışı da tam olarak bu mantık üzerinden değerlendirilmelidir. Bu noktadan hareketle, bu haftaki yazımda Rumenlerin "kötü şöhretli" Epoca de Aur deneyimi üzerinden Nikolay Çavuşesku'nun iktidara yükselişini, Rumen tipi sosyalizm tecrübesinin gündelik hayat üzerindeki etkilerini ve nihayet 1989'da yaşanan "akıllara durgunluk veren" çöküşünün sosyopolitik yansımalarını siz değerli okuyucularıma olabilecek en anlaşılır biçimde aktarmaya çalışacağım. Öyleyse başlayabiliriz. Bölüm 1: Rustik bir karakterden sosyalist bir kimliğe İlk ve öncelikli olarak Romanya 'nın sosyalizm ve post-sosyalizm tecrübesini kapsamlı bir biçimde değerlendirebilmek için Rumen toplumunun uzun yıllar boyunca üzerinden çıkarıp atamadığı "rustik" karakteri etraflıca incelemek gerekir. Hatırlanacağı üzere 20'nci yüzyılın ilk yarısında Romanya, nüfusunun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı, insanların geçimlerini ağırlıklı olarak tarımsal faaliyetlerden sağladığı ve toprak mülkiyetinin son derece adaletsiz biçimde dağıtıldığı, bir bakıma güçlü olanın haklı sayıldığı "yaşanması zor" bir ülkeydi. Dolayısıyla Romanya'nın toplumsal yapısı ve tarihsel koşulları, Marx'ın ideal bir devrim için öngördüğü yerleşik bir burjuva kültürü ile sınıf bilincine sahip güçlü bir proletaryadan meydana gelen sosyolojik kumaşa sahip değildi. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde Romanya parlamenter kurumlara sahip olmakla birlikte demokrasi trenini de çoktan kaçırmıştı. Toplumsal eşitsizlikler, etnik temelli çatışmalar, "kraldan çok kralcılık" anlayışı ve Demir Muhafızlar gibi aşırı milliyetçi hareketlerin yükselişi, insanca yaşamak isteyen geniş halk kitlelerinin hayallerini adeta yerin yedi kat altına gömmüştü. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya'yı Conducător unvanıyla demir bir yumrukla yöneten Ion Antonescu, zarlarını Mihver Devletleri'nden yana atarak ülkesinin geleceğini ateşe atmıştı. Ancak Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında Kızıl Ordu'nun yeniden güç kazanması, Marksist-Leninist öğretilerin Rumen topraklarındaki etki alanını genişletmesi ve genç Kral I. Mihai'nin bir gece ansızın Mareşal Antonescu'yu devirmesi, Romanya Komünist Partisi'nin kuvvetlenmesine zemin hazırladı. Takvim yaprakları 30 Aralık 1947'yi gösterdiğinde ise Başbakan Petru Groza ile Gheorghe Gheorghiu-Dej liderliğindeki Komünist Parti üyeleri, genç kralı Elisabeta Sarayı'nda tahttan çekilmeye zorladı. Ve monarşi bir daha geri dönmemek üzere lağvedildi. Gheorghiu-Dej ile SSCB iş birliğiyle yükselen Rumen tipi sosyalist hareket; yıllar boyu "kendine yabancılaşmış" halk kitlelerinin önemli bir bölümünün şehirlere taşınarak proletaryaya dönüştürüldüğü Romanya Halk Cumhuriyeti adlı kapsamlı bir sosyal laboratuvara dönüştü. Bölüm 2: Nikolay Çavuşesku'nun yükselişi ve bağımsız Romanya düşüncesinin doğuşu Yukarıda anlatılan gelişmelerin yanı sıra, 1918 yılında bir "köy çocuğu" olarak dünyaya gelen Nikolay Çavuşesku, o dönemin her "ilerici" Rumen kanaat önderi gibi küçük yaşta başkent Bükreş'e giderek işçi çevreleriyle ve sosyalist hareketle tanıştı. Parti içindeki ele avuca sığmayan faaliyetleri nedeniyle çeşitli defalar tutuklandı ve hapishane yıllarında Gheorghiu-Dej ile kader ortaklığı yaptı. İkili arasında gelişen yoldaşlık bağı, daha sonra Komünist Parti içinde herkese kilitli olan kapıların genç Nikolay'a ardına kadar açılmasını sağladı. Gheorghiu-Dej'in 1965'teki vefatının ardından Romanya Komünist Partisi'nin başına geçen Çavuşesku, iktidarının ilk yıllarında idealist ve görece "reformcu" bir lider görüntüsü de çizmekten geri durmadı. Onun halk nezdindeki popülaritesini artıran en önemli gelişmeyse, Sovyetler Birliği'nin 1968'de Çekoslovakya'yı işgal etmesini açıkça kınamasıydı. Bu "beklenmedik" çıkış, Çavuşesku'yu halk nezdinde Romanya'nın millî menfaatlerini savunan "özgürlükçü" bir devlet adamı olarak konumlandırdı. Fakat dış politikadaki "gözü pek" bağımsızlık arayışı, içeride siyasal özgürlüklerin genişlemesini mümkün kılmadı. Özellikle Çavuşesku'nun 1971'de Çin ve Kuzey Kore'ye gerçekleştirdiği ziyaretlerin ardından eğitim, sanat ve basın çok daha sıkı bir ideolojik denetime tabi tutuldu. Resmî propaganda dilinde Çavuşesku "Karpatların Büyük Dehası" gibi sıfatlarla yüceltilirken, eşi Elena Çavuşesku da "insanüstü" bir first lady olarak köpürtüldü. Parti-devlet aygıtı, "İsviçre saati gibi işley
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments