Tarihin akışını kökten değiştiren büyük altüst oluşlar, liberal salon entelektüellerinin sandığı gibi tesadüflerin ya da soyut retoriklerin ürünü değildir; jeopolitik dengelerin, askerî stratejinin ve en önemlisi örgütlü iradenin çakıştığı o kritik anlarda şekillenir. 1917 Ekim Devrimi’nin ardından inşa edilen ve 20'nci yüzyılın küresel güç dengelerini altüst eden Sovyet deneyimi, bu kuralın tarihteki en somut laboratuvarıdır. İktidarı sokakta ele geçirmek ile o iktidarı iç savaşın, emperyalist kuşatmanın ve ekonomik yıkımın ortasında tutabilmek bambaşka iki tarihsel düzlemdir. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Birinci bölümde Çarlık Rusyası’nın çöküş anatomisini, Şubat'ın getirdiği ikili iktidar bunalımını ve Ekim’in askerî planlama safhasını ele almıştık. Bu ikinci bölümde ise devrimin ardındaki teorik omurgayı, Lenin'in eserleri üzerinden partinin örgütsel inşasını, demir disiplin zorunluluğunu ve Ekim Devrimi'nin yerel bir parantez olmayıp uluslararası nitelik taşıyan evrensel karakterini, dönemin temel kaynak metinlerinin ışığında derinlemesine masaya yatırıyoruz. Bugün Batı merkezli tarih yazıcılığının ve reformist sol akımların en büyük yanılgısı, Ekim Devrimi'ni pürüzsüz, kendiliğinden işleyen bir kitle coşkusu olarak okumak. Hâlbuki Bolşevik hareketin zaferi, asla pürüzsüz olmamıştır. Hatta partinin kendi içinde yaşadığı ideolojik çatışmalar, örgütsel dağınıklıklar ve hiyerarşik zafiyetler, devrimin kaderini doğrudan etkileyen kritik eşikler barındırıyordu. Vladimir İlyiç Lenin’in (İngilizce edisyonundan: One Step Forward, Two Steps Back: The Crisis in Our Party, Progress Publishers, Moscow, 1965, çev. Yurdakul Fincancı ) dilimize çevrilen Bir Adım İleri, İki Adım Geri: Partimizdeki Bunalım adlı eseri, bu örgütsel krizin anatomisini gözler önüne serer. Lenin, bu eserinde devrimci partinin içyapısını tahkim ederken, bugün dahi örgütsel dağınıklık malulü olan çağdaş hareketlere ders niteliğinde şu tarihî gözlemi yapar: Uzayıp giden inatçı ve hararetli bir savaşım sürecine girildiği zaman, bir yandan ilerideki girişimleri belirleyecek temel, ana noktalar ortaya çıkmaya başlarken, bir yandan da bu noktalara bakışla, savaşımın, göreceli olarak küçük ve önemsiz yanları giderek gerilere itilir. (a.g.e., s. 7) Vladimir Lenin, 5 Mayıs 1920'de Moskova'da Kızıl Ordu birliklerine sesleniyor. Bolşevik iktidarının iç savaş koşullarında askerî seferberliği ve merkezi otoriteyi güçlendirme mücadelesi / Fotoğraf: Wikimedia Commons 1903 İkinci Kongresi’nden itibaren RSDRP 1 içinde su yüzüne çıkan Menşevik-Bolşevik ayrışması, aslında tasfiyecilik ile devrimci kararlılık arasındaki uçurumu temsil ediyordu. Lenin, partinin gevşek bir entelektüel kulüp olamayacağını, tam aksine profesyonel devrimcilerden oluşan, sıkı bir hiyerarşiye ve merkeziyetçi ilkelere dayanan bir savaş makinesi olması gerektiğini savunuyordu. Partinin içindeki bunalımlar ve tasfiyeci eğilimler, devrim anında kitleleri yönlendirecek merkezi aklı felç edebilecek en büyük tehlikeydi. Lenin’in teorik ve pratik mücadelesi, partinin tali tartışmalardan arınarak stratejik hedeflere odaklanmasını sağlayan en büyük örgütsel hamle oldu. Burjuva ideologlarının ve akademik kariyeristlerin yüzyıldır dilinden düşürmediği ezberlerden biri, Ekim Devrimi'nin “Rusya'nın kendi geri koşullarına mahkûm anormal bir sapma olduğu” iddiasıdır. Bu sığ argüman, devrimi evrensel mecrasından koparıp yerel bir folklorik paranteze indirmeyi amaçlar. Oysa Ekim 1917’de proletaryanın Petrograd’da iktidarı ele geçirmesini izleyen ilk aylarda, bu geri tarım ülkesi ile Batı Avrupa’nın sanayileşmiş kapitalist merkezleri arasındaki devasa uçurum, Marksist teorisyenler arasında bile derin tartışmalara yol açmıştı. Batı'daki komünist hareketin içindeki bazı dogmatik sol eğilimler, Rusya'daki koşulların kendine has olduğunu ve buradaki taktiklerin gelişmiş kapitalist ülkelere uyarlanamayacağını savunuyorlardı. Bu sol sekterliğe ve dogmatizme karşı Lenin, (Fransızca edisyonundan: La Maladie Infantile du Communisme: "Le Gauchisme", Paris, 1947, çev. Zafir Kabagil) “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı eserinde, tarihsel revizyonistlerin yüzüne çarpacak şu evrensel dersleri çıkarır: Rusya’da proletaryanın iktidarı ele geçirmesini izleyen ilk aylarda (7 Kasım 1917), bu geri ülke ile Batı Avrupa'nın gelişmiş ülkeleri arasındaki çok büyük farklardan dolayı, Batı Avrupa ülkelerinde proleter devrimi, bizimkine pek az benzeyecek gibi görünüyordu. Bugün artık önemli bir uluslararası deneyime sahip bulunmaktayız; bu deneyim bize açıkça göstermektedir ki, bizim devrimimizin bazı temel çizgilerinin, yerel değil, özellikle ulusal değil, sadece Rusya'ya özgü değil, uluslararası nitelikte bir önemi vardır. (a.g.e., s. 7) Bu tespit, Marksizmin şabloncu bir dogmatizmden çıkarılıp somut durumların somut tahlili üzerine kurulan evrensel bir stratejiye dönüştüğünün en açık kanıtıdır. Rusya'da başarılı olan stratejik hat; işçi sınıfının en ileri unsurla
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments