Modern siyasal düşüncede ve özellikle Türkiye'deki güncel tartışmalarda " beka " kavramı merkezi bir konuma sahiptir. Devletin varlığının korunması, ülkenin bütünlüğünün sürdürülmesi, siyasal düzenin devam ettirilmesi ve güvenliğin sağlanması çoğu zaman en yüksek değer olarak sunulmaktadır. Haklar, özgürlükler, yerel yönetimler, sivil toplum, kültürel talepler ve anayasal reformlar gibi birçok mesele nihayetinde aynı soruya bağlanmaktadır: Bu durum devletin bekasını nasıl etkiler? Bu yaklaşım ilk bakışta makul görünmektedir. Her siyasal toplum kendi varlığını sürdürmek ister. Hiçbir devlet dağılmayı, hiçbir toplum ortak düzeninin ortadan kalkmasını arzu etmez. Ancak burada gözden kaçırılan temel bir mesele bulunmaktadır. Devlet neden korunmalıdır?Devlet kendi başına nihai bir amaç mıdır, yoksa daha yüksek bir amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan bir araç mıdır? İslam siyaset düşüncesi tam da bu noktada modern devlet merkezli yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Kur'an'a ve klasik İslam siyaset düşüncesine yakından bakıldığında merkeze yerleştirilen şeyin devlet olmadığı görülmektedir. Kur'an'ın temel siyasal kavramları egemenlik, bürokrasi veya devlet değildir. Adalet, emanet, şûrâ, ehliyet, hakkaniyet ve zulmün engellenmesi gibi kavramlar çok daha merkezi bir konumdadır. Bu durum tesadüf değildir. Çünkü Kur'an siyasal yapının biçiminden çok, o yapının hangi ahlaki ilkeler üzerine kurulacağını önemsemektedir. Nisa suresinin 58. ayetinde Allah'ın emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emretmesi bu bakımdan son derece anlamlıdır. Burada korunması gereken şey devlet değil, adalettir. Aynı şekilde Maide suresinde bir topluluğa duyulan öfkenin insanı adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği belirtilmektedir. Bu ilke, siyasal çıkarların, güvenlik kaygılarının veya çoğunluk iradesinin adaletin önüne geçirilemeyeceğini göstermektedir. Ancak adalet de kendiliğinden ortaya çıkan bir ilke değildir. Adaletin daha derin bir zemini vardır. İslam siyasal paradigması dikkatle incelendiğinde bunun aşağıdan yukarıya doğru kurulan bir meşruiyet zinciri olduğu görülmektedir. Modern devletçi anlayışlarda çoğu zaman zincir "beka → güvenlik → düzen → haklar" biçiminde kurulmaktadır. Oysa Kur'an'ın ve klasik İslam siyaset düşüncesinin mantığı bunun tersidir. İslam siyasal düşüncesinde ilk halka beka değil, eşitliktir. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Kur'an'ın insan tasavvurunun merkezinde ontolojik eşitlik bulunmaktadır. İnsanlar malları, makamları, soyları, kabileleri veya güçleri nedeniyle değil, yaratılmış olmaları bakımından eşittirler. İnsanlığın ortak atası olarak Âdem'in gösterilmesi ve bütün insanların tek bir nefisten yaratıldığının vurgulanması yalnızca teolojik bir açıklama değildir. Bunun aynı zamanda güçlü siyasal sonuçları vardır. Çünkü insanlar ontolojik olarak eşit kabul edilmediklerinde hak fikri de temelsiz hâle gelmektedir. Eşitliğin olmadığı yerde haktan söz edilemez. İnsanların bir kısmının doğuştan daha değerli, daha üstün veya daha ayrıcalıklı kabul edildiği bir düzende hak evrensel bir ilke olmaktan çıkar. Güçlülerin tanıdığı bir ayrıcalığa dönüşür. Böyle bir durumda hak, insan olmanın doğal sonucu değil, siyasal ve toplumsal statünün bir uzantısı hâline gelir. Bu nedenle İslam düşüncesinde hak kavramı eşitlikten bağımsız değildir. İnsanların Allah karşısındaki eşitliği, onların temel haklarının da kaynağını oluşturmaktadır. Can hakkı, mal hakkı, inanç hakkı, onur hakkı ve emek hakkı bu ontolojik eşitliğin hukuki sonuçlarıdır. Hakların kaynağı devlet değildir. Devlet bu hakları dağıtan veya lütfeden bir otorite değildir. Haklar devlet öncesidir. Devletin görevi hak üretmek değil, hakları korumaktır. Hakkın olmadığı yerde ise adaletten söz edilemez. Çünkü adalet özünde hakkın sahibine teslim edilmesidir. Hakkın ne olduğu belirlenmeden adaletin ne olduğu da belirlenemez. Eğer bazı insanların hakkı tanınmıyor, bazı toplumsal kesimler hukuk önünde eşit görülmüyor veya bazı bireyler diğerlerinden daha değersiz kabul ediliyorsa, orada adaletten değil, ancak güç ilişkilerinden söz edilebilir. Adalet, hakkın kurumsallaşmış biçimidir. Bu nedenle Kur'an'ın adalet vurgusu yalnızca ahlaki bir tavsiye değildir. Aynı zamanda siyasal düzenin temelidir. Yönetici adaletli olduğu sürece meşrudur. Devlet adalet ürettiği sürece meşrudur. Toplum adalet duygusunu koruduğu sürece istikrarlıdır. Adalet kaybolduğunda ise hukuki yapı ayakta kalsa bile meşruiyet aşınmaya başlar. Adaletin olmadığı yerde ise hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz. Tarih boyunca birçok devlet güçlü ordulara, büyük ekonomilere ve geniş bürokratik yapılara sahip olmuştur. Buna rağmen çökmüşlerdir. Bunun temel nedeni çoğu zaman dış düşmanlar değil, içeride aşınan adalet duygusudur. İnsanlar adaletin ortadan kalktığı bir düzende aidiyet duygularını kaybetmeye, yönetime olan güvenlerini yitirmeye ve ortak geleceğe olan inançlarını sorgulamaya başlarlar. Meşr
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments