Ortadoğu'da artık hiçbir savaş yalnızca başladığı coğrafyanın savaşı olarak kalmıyor. Yemen bunun belki de en çarpıcı örneği. Bir tarafta Suudi Arabistan ve Körfez güvenliği, diğer tarafta Husiler ve İran, arka planda ise Çin ve Rusya'nın giderek daha görünür hale gelen çıkarları bulunuyor. Türkiye ise bütün bu denklemin tam ortasında, fakat henüz savaşın doğrudan tarafı olmayan bir aktör olarak duruyor. Asıl mesele de burada başlıyor: Türkiye Yemen'de ne yapacak ve daha önemlisi, ne kadar ileri gidecek? Çünkü Ankara'nın önünde birbirinden oldukça farklı iki yol bulunuyor. Birinci yol deniz güvenliği, ticaret yollarının açık tutulması, insani yardım ve diplomatik girişimler üzerinden Yemen denklemine dahil olmak. İkinci yol ise kara gücü kullanmak, Suudi Arabistan'la birlikte hareket etmek ve Husilere karşı doğrudan askeri bir pozisyon almak. Bu iki tercih arasındaki fark yalnızca askeri değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin İran, Çin, Rusya ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerinin geleceğini belirleyebilecek kadar önemli bir jeopolitik farktır. Bugün Yemen'in Kızıldeniz kıyısında yaşanan gelişmeler bu nedenle son derece kritik bir anlam taşıyor. Husilerin Kızıldeniz'deki stratejik alanlarda ilerlemesi ve Bab el-Mendeb çevresindeki etkinliğini artırması, meseleyi yerel bir Yemen çatışmasının çok ötesine taşıyor. Çünkü Bab el-Mendeb yalnızca Yemen'in denize açılan kapısı değildir. Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin, enerji taşımacılığının ve küresel tedarik zincirlerinin önemli geçiş noktalarından biridir. Yemen'de yaşanan her askeri gelişmenin dünya ekonomisinde karşılığı olmasının nedeni de budur. Tam bu noktada Türkiye'nin karşı karşıya olduğu soru daha da önemli hale geliyor. Ankara Yemen'e yalnızca bir güvenlik sorunu olarak mı yaklaşacak, yoksa Yemen'i Kızıldeniz, Körfez, enerji yolları ve büyük güç rekabeti bağlamında daha geniş bir jeopolitik denklem içerisinde mi değerlendirecek? Bence Türkiye'nin vereceği cevap, önümüzdeki dönemin dış politika tercihleri açısından belirleyici olacaktır. İran ve Çin: Aynı ittifak değil, kesişen çıkarlar İran ile Çin arasındaki ilişkiler son yıllarda stratejik bir boyut kazandı. İki ülke 2021 yılında 25 yıllık kapsamlı işbirliği planının uygulanmasını başlattı ve bu çerçevede enerji, altyapı, ticaret ve çeşitli ekonomik alanlarda uzun vadeli işbirliği öngörüldü. Ancak İran ile Çin'in Yemen konusunda aynı saikle hareket ettiğini söylemek doğru olmaz. İran'ın Yemen'e yaklaşımında bölgesel güç dengesi, güvenlik ve ABD-Suudi eksenine karşı direnç daha belirgin bir yer tutarken, Çin açısından ticaret yollarının, enerji akışının ve deniz ulaşımının güvenliği çok daha merkezi bir öneme sahip. Bu nedenle Çin'in İran'a yakın durması, Husilerin gerçekleştirdiği her eylemi desteklediği anlamına gelmiyor. Pekin'in Yemen politikasında oldukça pragmatik bir yaklaşım görülüyor. Çin'in 2026 yılında Husilerle doğrudan temas kurarak Kızıldeniz'den Çin bağlantılı tankerlerin güvenli geçişini sağlamaya çalışması bunun önemli göstergelerinden biri. Çin burada ideolojik bir taraf seçmekten ziyade kendi ekonomik ve ticari çıkarlarını güvence altına almaya çalışıyor. Bu açıdan bakıldığında Çin'in Yemen konusundaki temel mesajını şöyle okumak mümkün: Bölgedeki çatışmalar ne olursa olsun, ticaret yollarının bütünüyle kapanmasını istemiyor. İran açısından ise temel hassasiyet Türkiye'nin Suudi Arabistan merkezli bir askeri güvenlik mimarisinin parçası haline gelmemesi olacaktır. Dolayısıyla iki ülkenin çıkarları birebir örtüşmese bile Türkiye'nin Yemen'de geniş kapsamlı bir savaşa girmesine yönelik ortak bir mesafe ortaya çıkabilir. Bu durum Türkiye için aslında önemli bir diplomatik alan yaratıyor. Türkiye Yemen'de deniz güvenliği, ticaret yollarının açık tutulması, insani yardım ve diplomatik çözüm ekseninde hareket ettiği takdirde İran'ın Türkiye'yi doğrudan tehdit olarak algılaması daha zorlaşabilir. Çin açısından da böyle bir Türkiye, Kızıldeniz'de ticaretin ve deniz ulaşımının güvenliğine katkı sağlayan bir aktör olarak değerlendirilebilir. Ancak Türkiye kara savaşına girer, Husilere karşı doğrudan ve geniş kapsamlı bir askeri operasyonun parçası haline gelirse, bu tablo tamamen değişebilir. Türkiye'nin kara savaşı tercihi denklemi değiştirir Türkiye'nin Yemen'de kara birlikleriyle doğrudan çatışmaya girmesi, yalnızca Husilerle savaşmak anlamına gelmez. Böyle bir tercih, İran tarafından kendi bölgesel nüfuz alanına yönelik bir hamle olarak algılanabilir. Çin ise doğrudan askeri bir çatışmanın tarafı olmayacak olsa bile, savaşın Kızıldeniz'deki ticaret ve enerji yollarını daha fazla istikrarsızlaştırmasından ciddi biçimde rahatsızlık duyacaktır. Üstelik bu noktada Rusya faktörü devreye giriyor. Yemen'deki denklemi İran ve Çin üzerinden okumak eksik kalır. Rusya'nın Ortadoğu'daki konumu ve İran'la kurduğu stratejik ilişki, Moskova'yı da bu satrancın önemli oyuncularından biri haline getiriyor. Rusya ile İran arasında 17 Ocak 2025'te imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması, iki ül
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments