Bir siyasal veya hukuksal paradigmanın başarısı yalnızca devlet kurumları üzerindeki etkileriyle ölçülemez. Asıl ölçüt, o paradigmanın toplum üzerinde nasıl bir ruh hâli ürettiğidir. İnsanlar geleceğe nasıl bakmaktadır? Devletle nasıl bir ilişki kurmaktadır? Kendilerini sistemin bir parçası mı, yoksa sistem tarafından yönetilen unsurlar mı olarak görmektedir? Hukuka güvenmekte midirler? Çocuklarının geleceğini yaşadıkları ülkede mi, yoksa başka ülkelerde mi aramaktadırlar? İşte bütün bu sorular bir hukuk düzeninin veya siyasal paradigmanın gerçek toplumsal sonuçlarını ortaya koymaktadır. Beka paradigmasının en az tartışılan fakat en önemli etkilerinden biri de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu paradigma yalnızca devletin nasıl yönetileceğine ilişkin bir yaklaşım değildir. Aynı zamanda toplumun kendisini nasıl algılayacağını da belirlemektedir. Uzun süre boyunca güvenlik merkezli bir dilin hâkim olduğu toplumlarda insanlar zamanla yalnızca siyasal kararları değil, kendi gelecek tasavvurlarını da bu dil üzerinden kurmaya başlamaktadır. Türkiye'nin son yarım yüzyılına bakıldığında dikkat çekici bir olgu görülmektedir. Neredeyse her kuşak kendisinden sonraki kuşağa daha güvenli, daha müreffeh ve daha özgür bir gelecek vaat edilerek yaşamıştır. Bir dönem ekonomik kalkınma gerçekleştiğinde özgürlüklerin genişleyeceği söylenmiştir. Başka bir dönemde güvenlik sorunları çözüldüğünde demokratikleşmenin hızlanacağı ifade edilmiştir. Daha sonra devlet güçlendikçe toplumsal taleplerin daha rahat karşılanacağı dile getirilmiştir. Bu vaatlerin bir kısmı belirli ölçülerde gerçekleşmiştir. Türkiye gerçekten birçok alanda önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak aynı zamanda dikkat çekici bir durum ortaya çıkmıştır. Toplumun önemli bir kesimi sürekli gelecekte gerçekleşeceği söylenen iyileşmeleri bekler hâle gelmiştir. Refah biraz daha sonra gelecektir. Daha fazla özgürlük biraz daha sonra gelecektir. Daha adil bir düzen biraz daha sonra kurulacaktır. Sorunların çözümü hep gelecekteki daha uygun bir zamana bırakılmıştır. Bu durum zamanla yalnızca siyasal bir mesele olmaktan çıkıp sosyolojik bir mesele hâline dönüşmektedir. Çünkü insanlar yalnızca bugünkü hayatlarıyla değil, geleceğe ilişkin beklentileriyle de yaşarlar. Eğer bir toplumun önemli bir bölümü geleceğe umutla bakamıyorsa, o toplumun ekonomik göstergeleri ne kadar güçlü olursa olsun, derin bir huzursuzluk ortaya çıkabilmektedir. Son yıllarda Türkiye'de sıkça tartışılan beyin göçü olgusu bu açıdan dikkat çekicidir. Elbette insanların başka ülkelere gitmesinin birçok nedeni vardır. Daha yüksek gelir beklentisi, daha iyi eğitim imkânları veya uluslararası deneyim kazanma arzusu bunlardan bazılarıdır. Ancak beyin göçünü yalnızca ekonomik nedenlerle açıklamak eksik kalmaktadır. Çünkü birçok genç için asıl mesele yalnızca maaş değildir. Geleceğini öngörebilme duygusudur. Emek verdiğinde karşılığını alabileceğine inanmak, kendisini ifade edebileceği alanların açık olduğunu hissetmek ve çocuklarının yaşayacağı toplumun daha iyi olacağına güvenmek de en az ekonomik imkânlar kadar önemlidir. İnsanlar yalnızca iş bulmak için değil, anlam bulmak için de yaşadıkları ülkeye bağlanırlar. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) İşte burada beka paradigmasının görünmeyen maliyetlerinden biri ortaya çıkmaktadır. Sürekli güvenlik eksenli bir dil kullanan toplumlar zamanla geleceği bir imkân alanı olarak değil, korunması gereken bir risk alanı olarak görmeye başlayabilirler. Böyle bir ortamda yaratıcılık azalır, girişimcilik zayıflar ve toplumsal enerji savunma psikolojisine yönelir. Bu durum özellikle genç kuşaklarda daha belirgin hâle gelmektedir. Çünkü gençler geçmiş travmalarla değil, gelecek beklentileriyle hareket ederler. Osmanlı'nın dağılması, Soğuk Savaş veya geçmişte yaşanan krizler genç kuşaklar için tarihsel bilgi olabilir; ancak onların günlük hayatlarını belirleyen şey geleceğe ilişkin umutlarıdır. Eğer siyasal sistem sürekli geçmişin korkularını üretirken geleceğin imkânlarını yeterince görünür kılamıyorsa, genç kuşaklarla devlet arasında bir mesafe oluşmaya başlayabilir. Aidiyet duygusu da bu bağlamda yeniden düşünülmelidir. Geleneksel devlet anlayışları aidiyeti çoğu zaman sadakat üzerinden tanımlamıştır. Vatandaş devlete bağlı olmalıdır. Ortak sembollere saygı göstermelidir. Ortak tarih anlatısını paylaşmalıdır. Elbette bunların belirli bir önemi vardır. Ancak modern toplumlarda aidiyet yalnızca semboller üzerinden kurulmamaktadır. İnsanlar kendilerini değerli hissettikleri yerlere ait olurlar. Seslerinin duyulduğunu hissettikleri yerlere ait olurlar. Karar süreçlerine etki edebildikleri yerlere ait olurlar. Adalet gördükleri yerlere ait olurlar. Bu nedenle modern aidiyet duygusunun temelinde katılım ve tanınma bulunmaktadır. Bu noktada beka paradigmasının önemli bir sınırı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu paradigma çoğu zaman vatandaşları ortak bir geleceğin kurucuları olarak değil, korunması gereken düzenin unsurları olarak
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments