Akledebilir erginliğe ulaşan bir insanın iyi olması bireysel manada güzel bir başlangıçtır fakat sadece iyi olmak dünyayı değiştirmeye yeter mi? İnsanın içindeki iyilik, eğer yalnızca kendi vicdanının sınırları içinde kalıyorsa, başkasının hayatına ulaşamayan sessiz bir imkân olarak kalabilir. Bir insan dürüst olabilir, adil olabilir, merhametli olabilir; fakat bütün bu erdemler hayatın içine taşınmadığında, toplumun ortak dokusunu değiştirecek bir kuvvete dönüşmesi imkânsızdır. Bir tohumun toprağa bırakılması gibi, iyilik, insanın içinde başlayan fakat orada bitmemesi gereken bir harekettir. Tohumun varlığı önemlidir; asıl olan onun filizlenmesi, kök salması, gövdeye dönüşmesi ve nihayet başka hayatlara gölge verebilmesidir. Ahlâk da böyledir, içimizde taşıdığımız bir kanaat olmaktan çıkıp davranışa dönüştüğünde anlam kazanır. Davranıştan ilişkiye, ilişkiden ortaklığa, ortaklıktan kuruma ve kurumdan medeniyete doğru yayıldığında ise bir toplumun kaderini değiştirebilecek güce ulaşır. Ahlâkı yalnızca "doğruyu bilmek" olarak düşünmek bu yüzden eksiktir. Ahlâk, bildiğimiz, öğrendiğimiz ve tecrübe ettiğimiz doğruyu hayatın içinde gerçekleştirme cesareti dir. Çünkü doğruyu bilmek ile doğruyu yapmak arasında insanın bütün zaafları durur. Korku vardır, çıkar vardır, konfor vardır, kalabalığa uyma isteği vardır, kaybetme korkusu vardır, gücü kaybetme korkusu vardır, sevilmeyip yalnızlaşma korkusu vardır. Ve insanın kendi vicdanını susturabilmek için ürettiği binlerce gerekçe vardır. Bu yüzden ahlâkın gerçek sınavı, doğru ile yanlış arasındaki farkı görebildiğimiz an değil; doğrunun bedelini ödememiz gereken anda başlar. Bu bilinç ve idraka erişildiğinde ahlâkın gücü ortaya çıkar ve ahlâk, insanın gücünü sınırlayan bir pranga değildir; aksine, gücün yönünü belirleyen bir pusuladır. Güç, yönsüz bırakılırsa büyüklüğüyle övünür, ahlâk ise gücün ne için kullanıldığını sorar. Bir insan, bir grup, bir mahalle, bir cemaat, bir kurum, bir parti, hatta bir devlet çok güçlü olabilir. Fakat bütün bunların gücü, tek başına onların iyi olduklarını göstermez. Bu bakımdan güç yalnızca bir imkân olup onu değerli veya tehlikeli hâle getiren, hangi amaç uğruna ve hangi sınırlar içinde kullanıldığıdır. Öyle görünüyor ki geleceğin dünyasında asıl mesele yalnızca daha güçlü sistemler kurmak olmayacaktır . Daha güçlü sistemleri daha ahlâklı amaçlara bağlayabilmek olacaktır. Teknoloji ve özellikle yapay zekâ çağında bu ayrım giderek önem kazanıyor. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) İnsanlık tarihinin birçok evresinde güç önce elde edilmiş, ahlâk ise sonradan onun peşinden yetişmeye çalışmıştır. Önce keşfetmişiz, sonra bunun sonuçlarını düşünmüşüz. Özellikle kapitalizmin öne çıkmasıyla önce üretmişiz, sonra bunun kime zarar verebileceğini tartışmışız. Önce kullanmışız, sonra sınırlarını belirlemeye çalışmışız. Oysa yeni çağda bunun tersini öğrenmek zorundayız. Önce "Bunu yapabiliyor muyuz?" diye sormalıyız. Sonra, "Bunu yapmalı mıyız?" Ve daha sonra: "Bunu yaparsak nasıl bir insan ve nasıl bir toplum ortaya çıkar?" Bu 3 soru arasında kurulacak bağ ve verilecek doğru cevaplar hiç şüphesiz geleceğin ahlâkî omurgasını oluşturacaktır. Zira bir şeyin mümkün olması, onun meşru olduğu anlamına gelmediği gibi bir şeyi yapabilmek, onu yapma hakkına sahip olduğumuzu da göstermez. Bir teknoloji geliştirilebiliyor diye onun insanın hizmetinde kalacağı garanti değildir. Yeni bir ekonomik model büyüme sağlayabiliyor diye insanın iyiliğini artıracağı kesin olmayıp, aynı şekilde bir yönetim biçimi düzen kurabiliyor diye mükemmel adalet üreteceği söylenemez. İşte ahlâk tam burada devreye girer ve mümkün olan ile olması gereken arasındaki mesafede nöbet tutar. Bu nöbet kaybedildiğinde, insanın elindeki araçlar insanın efendisi hâline gelebilir ancak ahlâkın yalnızca "hayır" diyen bir güç olduğunu düşünmek de yanlıştır. Ahlâk, yalnızca yasaklamaz, inşa ve ihya eder, insanın kendisine güvenilebilen biri hâline gelmesini sağlar, bir ilişkinin sürekliliğini mümkün kılar, toplumda sözün değerini yükseltir. Bir kurumda adalet duygusunu besler, yöneticinin gücünü sınırlarken aynı zamanda meşruiyetini güçlendirir. Bir çocuğun geleceğine yatırım yaparken toplumun, henüz doğmamış kuşaklara karşı sorumluluğunu hatırlatır. Ahlâk, yalnızca kötülüğü engellemez; iyiliğin mümkün olduğu bir dünya kurar. Bu yüzden iyi toplumlar yalnızca kötülükleri cezalandırarak kurulmaz: İyiliğin yaşanmasını kolaylaştıran şartları da oluşturmak şarttır. Bir toplum düşünelim. İnsanlar birbirine güvenmiyor, herkes diğerinin kendisini kandıracağını düşünüyor. Kurallara uyan kişi saf kabul ediliyor, dürüstlük erdem olmaktan çıkıp kaybettiriyor ve liyakat değil yakınlık ödüllendiriliyor. Adalet gecikiyor ya da hiç gelmiyor, haksızlık karşısında susmak daha güvenli görülüyor ve insanlar başkasının hakkını korumanın kendi zararlarına olacağını düşünüyor. Böyle bir toplumda bireysel olarak çok sayıda iyi insan bulunabilir fakat pasif iyilerin to
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments