ABD ve Avrupa'da, aslında 1990'lı yıllarda başlayan ancak son 10 yıl içinde giderek yoğunlaşan aşırı sağ ve zaman zaman aşırı sol popülist partilerin yükselişine tanıklık ediyoruz. Bu partilerin ve Donald Trump gibi popülist liderlerin yükselişini farklı sosyoekonomik tezlerle sosyal bilimciler açıklamaya çalışmaktadır. Bu tezler, sürece dair büyük ölçüde açıklayıcı veriler sunmaktadır. Ancak sosyoekonomik gerekçelerin yanı sıra, Batı dünyasını krize sürükleyen ve liyakatsiz kişilerin seçilmesinin önünü açan bir diğer önemli etken de toplumdaki geniş kesimlerin gelir dağılımındaki adaletsizlikten duydukları rahatsızlık nedeniyle sisteme ve bu sistemin temsilcisi olan elitlere karşı duydukları öfkedir. Bu kesimler, sistemi cezalandırmak amacıyla söz konusu parti ve kişilere oy vermektedir. Burada temel motivasyon, seçilen popülist aktörlerin daha iyi yöneteceğine dair bir inançtan ziyade mevcut elitleri ve sistemi cezalandırma arzusudur. Bu şekilde biriken öfke ve kırgınlık dışa vurulmaktadır. Türkiye açısından konu ele alındığında, sembolik olarak Fatma Betül Sayan Kaya üzerinden gündeme gelen fon krizi, yalnızca elitlere ve sisteme yönelik bir tepki olmanın ötesinde, AK Parti 'nin temsil ettiğini iddia ettiği muhafazakâr ve dinî değerlere yönelik bir tepkinin de oluşmasına yol açmış olabilir. Başkanlık sistemine geçişle birlikte sistemin başlıca temsilcisi AK Parti haline gelmiştir. Dolayısıyla tepki duyulan elitler de büyük ölçüde muhafazakâr camia içinden gelen ve AK Parti'de makam sahibi olan kişiler olarak görülmektedir. Bu nedenle oluşan tepki, zamanla doğrudan AK Parti'ye ve temsil ettiği çevrelere yönelmiş durumdadır. Yaklaşık 24 yıldır Türkiye'yi yöneten AK Parti'ye karşı, uzun iktidar süresinin getirdiği yıpranmışlık ve geçmişte karşı karşıya geldiği güç odakları nedeniyle toplumun geniş kesimlerinde zaten belirli bir tepki bulunmaktadır. Buna rağmen AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, izledikleri strateji sayesinde seçimlerde gerekli çoğunluğu elde etmeyi başarmıştır. Ancak son yaşanan olaylar sonrasında, söz konusu tepkinin AK Parti'nin kendi tabanından gelme ihtimali oldukça yüksektir. Eğer AK Parti bu süreci inandırıcı bir şekilde yönetemezse, bu tepkinin hızla büyümesi kaçınılmaz olabilir. Nitekim son dört-beş yıldır AK Parti camiasında bu tür rahatsızlıkların arttığı gözlemlenmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyulan güven ve bağlılık nedeniyle bu eleştiriler çoğunlukla açık şekilde dile getirilmemiştir. Sosyal medyada zaman zaman bu konulara dair eleştiriler görülse de bunlar genellikle sınırlı çevrelerde ve temkinli bir şekilde ifade edilmiştir. Bu duruma örnek olarak, geçmişte AK Parti'nin yurt dışı teşkilatlarında üst düzey görev almış bir kişinin, birlikte çalıştığı bir milletvekiline atfen yaptığı sosyal medya paylaşımı dikkat çekmektedir. Söz konusu paylaşım, sahadaki rahatsızlığın tonunu ve içeriğini göstermesi açısından çarpıcıdır: Okuyan kendi muhasebesini yapar, üzerine düşeni alan alır, almayan da kendi payına düşeni bilir. On binlerce avro maaş alıp STK başkanlığı yapmak, milletvekili olmak; eşinizi danışman yapıp maaşa bağlamak, ticaretinizi Türkiye'den Almanya'ya, Azerbaycan'dan Londra'ya kadar büyütmek… Çocuklarınıza referans olup, adamı olmayan çocukların giremediği işlere yerleştirmek. Ailece VIP yaşamak, sülalece makamın sunduğu tüm imkânlardan faydalanmak… Bunların hiçbiri tek kimsenin gözüne batmazdı. Kimse dönüp bunları sorgulamaz, diline dolamazdı. Eğer gönüllü olarak omuz veren insanların hakkını ve emeğini çiğnemeseydiniz. "Dava arkadaşımız" deyip insanları samimiyetinize inandırmasaydınız; onların ihlasını, dava aşkını kendi hesaplarınıza sermaye yapmasaydınız. Gece gündüz hizmet ettirip, sonunda bu emeği kendi emelleriniz için harcamasaydınız. Yetkilerinizi davanın ve teşkilatın menfaati için değil de şahsi çıkarlarınıza göre kullanmasaydınız. "Şu kişi başkan olursa tahakküm kuramam", "Bu kişi liyakatli ama benimle uyumlu değil" gibi hesaplarla karar vermeseydiniz. Gönüllü emek vermiş insanların hakkını, emeğini, itibarını ve onurunu harcamasaydınız. Her adımda sadece kendinizi düşünmeseydiniz. Makamın ve yetkinin gücünü; davanın, teşkilatın ve ortak idealin kazanımı için kullansaydınız. İhlasla, hak ve adaletle görevinizi yapsaydınız, insanların hakkını çiğneyip bir de üstüne maddi manevi zararlara sokmasaydınız, bugün kimse ne kazandığınızı konuşurdu ne de ticaretinizi. Aksine, herkes çıkıp şunu söylerdi: Sonuna kadar helal olsun. Ama öyle yapmadınız. Burada dile getirilen iddiaların doğruluğu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak eski tabirle "şüyuu vukuundan beter" denildiği gibi, bu tür algıların oluşmuş olması dahi başlı başına önemlidir. Nitekim AK Parti tabanında bazı milletvekilleri ve belediye başkanlarına yönelik benzer kanaatlerin oluştuğu görülmektedir. Fatma Betül olayıyla birlikte bu algının daha görünür hale geldiği söylenebilir. Eğer bu öfke ve rahatsızlık giderilemezse, Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda ciddi siyasi ve toplumsal dalgalanmalarla karşı ka
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments