Giriş: Bir yanılsamanın sonu Toplumların inanç haritaları nadiren aniden değişir; kırılmalar önce dip dalgalarda birikir, ardından kaçınılmaz bir sosyolojik gerçeklik olarak yüzeye çıkar. Türkiye uzun yıllardır "dindarlaşan bir toplum" anlatısıyla yönetilmeye çalışılsa da bağımsız saha araştırmalarının, uluslararası envanterlerin ve evlerin içinde yaşanan sessiz çatışmaların ortaya koyduğu tablo son derece katmanlı bir dönüşüme işaret etmektedir. 1980'lerden bu yana toplanan veriler; toplumun mutlak bir inançsızlığa sürüklenmesinden ziyade dinin kurumsal, siyasal ve biçimsel tahakkümünden hızla uzaklaştığını göstermektedir. İbadetlerin bir ahlak inşası yerine, pratik hayattaki dünyevi savrulmaları örten biçimsel bir örtüye dönüştüğü, devlet eliyle dindarlaştırma politikalarının ters teptiği ve genç kuşakların kurumsal dinden koparak bireysel sekülerleşmeye yöneldiği bir dönemeçteyiz. Bu makale; Türkiye'nin yaşadığı inanç ve ahlak dönüşümünü, dünyadaki benzer tarihsel tecrübeleri ve krizden çıkış için toplumun kurucu aktörlerine düşen sorumlulukları akademik bir tarafsızlıkla ve samimi bir özeleştiri diliyle ele almaktadır. 1. Sayıların dili: Ritüelin kırılması ve kimliksel ayrışma Türkiye'de inanç alanındaki sosyolojik dönüşümü anlamak için son çeyrek asrın verilerine boylamsal bir perspektifle bakmak gerekir. 1990'lı yıllarda toplumun ezici bir çoğunluğu kendini doğrudan "dindar" olarak nitelendirirken, güncel araştırmalarda bu kimliğin tanımında ve oranlarında belirgin değişimler gözlenmektedir. Kendisini ateist veya inançsız olarak tanımlayan kitlede kademeli bir artış yaşanırken, "inanıyorum ama vecibeleri yerine getirmiyorum" diyen deist ve kültürel Müslüman profil toplumun önemli bir kesimini oluşturmaya başlamıştır. Bu dönüşümün en somut göstergeleri bağımsız saha çalışmalarında açıkça görülmektedir: • İnanç ve nüanslar: MAK Danışmanlık tarafından gerçekleştirilen Türkiye'de Toplumun Dine ve Dini Değerlere Bakışı Araştırması verilerine göre; toplumun büyük çoğunluğu bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmesine rağmen, peygamberlik kurumu veya ahiret gibi temel inanç esaslarına şüpheyle yaklaşan veya bu dogmaları bireysel yorumlayanların oranı yüzde 37'lere ulaşmıştır. Bu durum, klasik kurumsal teolojinin yerini hızla bireysel ve sorgulayıcı bir deistik eğilime bıraktığını göstermektedir. • Akademik mutabakat: Marmara Üniversitesi bünyesinde hazırlanan Türkiye İnanç ve Dindarlık Araştırması (TİDA) Raporu bulgularında "Allah'ın varlığına kesinlikle inanıyorum" diyenlerin oranı yüzde 85,7 çıkmış; bu sonuç MAK araştırmasındaki temel yaratıcı inancı verileriyle örtüşürken, pratik ve kurumsal alandaki mesafeyi de doğrulamıştır. • Zaman serisi analizleri: Uzun yıllara yayılan toplumsal eğilimleri ölçen KONDA Araştırma Raporları serisinde de benzer bir hat izlenmektedir: Kendini inançsız tanımlayanların oranında genç nüfus odaklı bir artış gözlenirken, geleneksel muhafazakâr kimlik yerini "inançlı ancak pratikten uzak" seküler bir profile bırakmaktadır. • Pratik ibadet verileri: Beş vakit namazı düzenli kılanların oranı nüfus genelinde yüzde 22-25 bandına sıkışmış, halkın yüzde 78'lik büyük kısmı düzenli namaz kılmadığını belirtmiştir. • Metinsel dindarlık zafiyeti: Kutsal metinle kurulan ilişki de son derece biçimsel kalmıştır. MAK araştırmasına göre toplumun yüzde 83 gibi ezici bir çoğunluğu Kur'an-ı Kerim'in Türkçe mealini hayatında hiç okumamıştır; Arapça metni yüzünden okuyabilenlerin oranı ise yüzde 32 seviyesindedir. Bu göstergeler, dinin bir "gündelik hayat nizamı ve vicdani rehber" olmaktan ziyade, yalnızca bir "kültürel aidiyet etiketi" haline geldiğini ortaya koymaktadır. Nitekim KONDA Barometresi ve güncel gençlik araştırmalarında 18-29 yaş grubunda kendini dindar tanımlayanların oranının yüzde 12 bandına inmesi, bu erozyonun geçici bir eğilim değil, kalıcı bir kuşak kırılması olduğunu kanıtlamaktadır. 2. Araçsal dindarlık: Kutsallık zırhının kaybı ve toplumsal güven krizi Dinin sosyolojik algısındaki en dramatik yarılma, muhalefet dönemi ile iktidar dönemi arasındaki nitelik farkında yatmaktadır. 1980'li ve 90'lı yıllarda din; sivil ve muhalif alanda kaldığı sürece adalet, ahlak, diğergâmlık, saflık ve mağduriyet üzerinden toplum nezdinde romantik, ütopik ve temiz bir sığınak işlevi görüyordu. Dindar kimlik; dürüstlüğün, emanete sadakatin, yalan söylememenin ve kul hakkı korkusunun doğal teminatı sayılıyordu. Ancak din iktidara gelip devlet mekanizmalarıyla, kamu ihaleleriyle, imar rantlarıyla, lüks tüketimle ve liyakatsiz kadrolaşmalarla eşitlendiğinde, sahip olduğu kutsallık zırhını hızla kaybetti. Dini kadroların yönetimsel krizler ve gri alanlarla özdeşleşmesi, dini bir "kurtarıcı ülkü" olmaktan çıkarıp bizzat yıpratıcı bir "statüko ve güç aygıtı" haline dönüştürdü. Bu eksende gelişen pratik tahribat şu mekanizmalarla somutlaşmıştır: • Makro hataların rasyonalize edilmesi: Kamusal hak gaspları, adam kayırmacılık ve adaletsizlikler bazı odaklarca "davanın bekası" veya "kazanımları korumak" söyle
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments