İstanbul, 1920 yılında iki büyük tarihsel yıkımın kesiştiği yerdeydi. Bir tarafta çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun işgal altındaki başkenti, diğer tarafta çöken Rus Çarlığı'ndan kaçan insanların sığındığı şehir vardı. Bir imparatorluğun başkenti, başka bir imparatorluğun enkazından kaçanlara geçici bir liman oluyordu. Karadeniz'den gelen gemiler yalnızca asker ve mülteci taşımıyordu. Onlarla bir devletin kurumları, bir ordunun kalıntıları, parçalanmış aileler ve geçmişlerinden kopmuş hayatlar da geliyordu. Subaylar, memurlar, doktorlar, öğretmenler, sanatçılar, din adamları, kadınlar ve çocuklar... Bugün yaygın biçimde "Beyaz Ruslar" dediğimiz bu insanlar, tek bir toplumsal sınıfa mensup homojen bir topluluk değildi. Aralarında aristokratlar, eski devlet memurları, eğitimli meslek sahipleri ve savaşın savurduğu sıradan insanlar vardı. Onları birleştiren şey soyları değil, aynı tarihsel felaketin içinden çıkmış olmalarıydı. Rus İmparatorluğu'nun 1917'de başlayan çözülüşü, Çarlık rejiminin devrilmesiyle sona ermedi. Asıl yıkım, onu izleyen iç savaşta yaşandı. Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden sonra Rusya yıllarca süren bir savaşın içine sürüklendi. Kızıl Ordu karşısında yenilen "Beyaz hareket" için Güney Rusya ve Kırım giderek son sığınaklara dönüştü. 1920 sonbaharında Kırım'ın da kaybedilmesiyle seçenekler tükendi: kalmak ya da denize açılmak. İstanbul'a ulaşan Beyaz Rus mülteci kafilesi, 1920 Kıyı geride kalırken Bir ülkeyi terk etmenin ne anlama geldiğini rakamlar tek başına anlatamaz. Rus yazar Lyubov Belozerskaya, yıllar sonra ülkesinden ayrıldığı yolculuğu hatırlarken geminin limandan uzaklaşmasını ve kıyıyla arasındaki suyun giderek büyümesini anlatacaktı. Gemi uzaklaştıkça yalnızca kara gözden kaybolmuyordu; insan, ardında bıraktığı hayatın da kendisinden uzaklaştığını hissediyordu: aile, ev, okul yılları, eski şehirler ve bir zamanlar son derece doğal görünen bütün bir hayat. Sürgünün en ağır taraflarından biri buydu. İnsan çoğu zaman ülkesini terk ederken nereye gittiğini bilmiyor, fakat geride bıraktığı dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını seziyordu. Bazılarının yanında birkaç bavul ve kişisel eşya vardı; bazılarının hayatlarından geriye çok az şey kalmıştı. İmparatorlukların yıkılışı, unvanların ve servetlerin ne kadar hızlı anlam değiştirdiğini gösterir. Kısa süre önce kendi evinde yaşayan bir insan, şimdi bir gemide kendisine ayrılan dar bir yerde oturuyordu. Ordusunda görev yapan bir subay, gelecekte hangi ülkenin vatandaşı olacağını bilmiyordu. Mesleği ve sosyal çevresiyle tanımlanan insanlar için artık yeni bir kelime vardı: mülteci. İstanbul'da Beyaz Rus mülteci çocuklar, 1920 Kırım'dan başlayan büyük tahliye 1920 yılının Kasım ayında General Pyotr Wrangel'in Kırım'daki Beyaz kuvvetlerinin yenilgisi belirginleştiğinde büyük tahliye başladı. Gemilere binenlerin tamamı asker değildi. Yaralılar, kadınlar ve çocuklar, sivil memurlar, asker aileleri ve Rusya'da kalamayacağını düşünen binlerce sivil aynı göç dalgasının içindeydi. İstanbul'daki Amerikan Yüksek Komiseri Mark L. Bristol, Washington'a gönderdiği 15 Kasım 1920 tarihli telgrafta, Wrangel'in Kırım'ı süratle tahliye ettiğini, askerî birliklerle sivil mültecilerin savaş ve ticaret gemilerine bindirildiğini bildiriyordu. İlk hesaplamalara göre yaklaşık 40 bin kişinin tahliye edilmesi bekleniyordu. Fakat İstanbul'un barınma kapasitesi son derece sınırlıydı; kış yaklaşıyor, yakıt pahalılaşıyor, yiyecek ve giyecek sıkıntısı büyüyordu. Tarihin büyük göçlerinde en dramatik an her zaman sınırın geçildiği an değildir. Bazen asıl dramatik an, insanların vardıkları yerde kendilerine yer olmadığını fark ettikleri andır. İstanbul’a ulaşan mülteci subaylar ve yardım ekibi İstanbul'a ulaşmak kurtulmak değildi İlk gemiler Kasım ortasında İstanbul limanına ulaşmaya başladı. Fakat Boğaz'a girmekle yeni bir hayata başlamak arasında büyük bir fark vardı. Gemiler kalabalıktı, yardım yetersizdi, barınma sorunu büyüyordu ve kış kapıdaydı. Amerikan yardım kuruluşlarının kayıtları, ilk günlerdeki insani krizin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Tahliye gemilerine yiyecek ulaştırılmaya çalışılıyor, ancak yardım organizasyonu başlangıçta ihtiyacın hızına yetişemiyordu. Amerikan Kızılhaçı kısa süre sonra gemilere yiyecek, ilaç ve sağlık malzemesi göndermeye başladı. Buna rağmen gemilerdeki sağlık ve beslenme koşulları ağırdı; salgın hastalık ihtimali ciddi bir endişe kaynağıydı. Kasım ayının sonuna gelindiğinde tablonun büyüklüğü daha açık hâle geldi. Bristol'un 26 Kasım tarihli telgrafta belirttiği üzere, İstanbul'a ulaşan 110 gemide yaklaşık 139 bin Rus mülteci ve asker bulunuyordu. Bunların yaklaşık 110 bini rütbeli ve rütbesiz askerlerden oluşuyordu. İstanbul'u kontrol altında tutan İtilaf devletleri, karşılarında aniden beliren bu devasa, disiplinli ve her an namlusunu ters yöne çevirebilecek askerî güçten büyük bir tedirginlik duydular. Şehirdeki hassas dengelerin bozulmasından endişe eden müttefik yüksek komiserleri hızlı bir kararla Wrangel askerlerini
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments