Modern çağın en önemli siyasal sorularından biri şudur: Bir devlet nasıl güçlü olur? Bu soru ilk bakışta son derece basit görünmektedir. Geleneksel cevaplar da büyük ölçüde bellidir. Güçlü ordu, güçlü ekonomi, güçlü bürokrasi, güçlü güvenlik kurumları ve güçlü merkezi otorite. Nitekim son birkaç yüzyıl boyunca devletlerin gücü büyük ölçüde bu göstergeler üzerinden değerlendirilmiştir. Ancak 21'inci yüzyılın dünyası, bu ölçütlerin tek başına yeterli olmadığını göstermeye başlamıştır. Bugün birçok ülke yüksek askeri kapasiteye sahip olmasına rağmen toplumsal krizler yaşayabilmektedir. Bazı ülkeler büyük ekonomik kaynaklara sahip olmalarına rağmen siyasal istikrarsızlık üretebilmektedir. Buna karşılık daha sınırlı maddi imkânlara sahip bazı ülkeler uzun süreli istikrar, yüksek toplumsal güven ve güçlü kurumsal dayanıklılık geliştirebilmektedir. Bu durum devlet gücünü yeniden düşünmeyi zorunlu hâle getirmektedir. Beka paradigmasının temel varsayımı devletin gücünü koruma kapasitesine dayandırmaktadır. Buna karşılık son yıllarda siyaset bilimi, kamu yönetimi ve hukuk alanında giderek daha fazla tartışılan yeni yaklaşım, devletin gücünü yalnızca koruma kapasitesiyle değil, dayanıklılık kapasitesiyle açıklamaktadır. Bu yaklaşımı "toplumsal dayanıklılık devleti" olarak adlandırmak mümkündür. Dayanıklılık kavramı ilk olarak mühendislik ve ekoloji alanlarında ortaya çıkmıştır. Bir sistemin gücü yalnızca dış baskılara direnebilmesinde değil, aynı zamanda değişen şartlara uyum sağlayabilmesinde aranmıştır. Daha sonra bu yaklaşım sosyal bilimlere taşınmıştır. Böylece devletlerin ve toplumların başarısı yalnızca krizleri bastırma yetenekleriyle değil, krizlerden öğrenebilme ve dönüşebilme kapasiteleriyle değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu perspektiften bakıldığında güçlü devlet kavramı da farklı bir anlam kazanmaktadır. Güçlü devlet yalnızca emir verebilen devlet değildir. Aynı zamanda dinleyebilen devlettir. Yalnızca denetleyen devlet değildir. Aynı zamanda öğrenebilen devlettir. Yalnızca koruyan devlet değildir. Aynı zamanda toplumsal enerjiyi açığa çıkarabilen devlettir. Burada temel fark insan unsuruna bakışta ortaya çıkmaktadır. Beka paradigması toplumu çoğu zaman korunması gereken bir kitle olarak görmektedir. Toplumsal dayanıklılık paradigması ise toplumu devletin en büyük stratejik kaynağı olarak değerlendirmektedir. Çünkü modern dünyada devletlerin asıl gücü yalnızca sahip oldukları silahlardan veya bütçelerden değil, vatandaşlarının bilgi birikiminden, yaratıcılığından ve sisteme duyduğu güvenden kaynaklanmaktadır. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: Bir toplum nasıl dayanıklı hâle gelir? İlk şart güven duygusudur. Güven yalnızca kişiler arasındaki bir ilişki değildir. Aynı zamanda siyasal ve hukuksal bir ilişkidir. İnsanlar mahkemelere güveniyorsa, yerel yönetimlere güveniyorsa, seçim süreçlerine güveniyorsa ve kamu kurumlarının adil davranacağına inanıyorsa toplumsal dayanıklılık artmaktadır. Çünkü kriz zamanlarında insanlar sisteme karşı değil, sistemle birlikte hareket etmeye daha yatkın hâle gelmektedir. İkinci şart katılımdır. Modern toplumlar artık yalnızca yönetilen topluluklar değildir. Eğitim düzeyi yükselmiş, iletişim imkânları genişlemiş ve bireysel farkındalık artmıştır. Böyle bir dünyada vatandaşların karar alma süreçlerinden tamamen dışlandığı sistemler uzun vadede meşruiyet sorunları yaşamaktadır. Buna karşılık insanların yaşadıkları çevreyi etkileyen kararlara katılabildiği sistemler daha yüksek düzeyde aidiyet üretebilmektedir. Üçüncü şart çoğulculuktur. Toplumsal dayanıklılık homojenlikten değil, farklılıkların birlikte yaşayabilmesinden doğmaktadır. Tarih boyunca birçok devlet farklılıkları ortadan kaldırarak birlik sağlamaya çalışmıştır. Ancak modern deneyim bunun her zaman başarılı olmadığını göstermektedir. Çünkü farklılıklar yok olmamaktadır. Baskılandıklarında görünmez hâle gelebilirler; fakat ortadan kalkmazlar. Kalıcı istikrar ise farklılıkların meşru kabul edildiği ve ortak bir siyasal düzen içinde bir arada yaşayabildiği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu noktada bazı ülkelerin deneyimleri dikkat çekmektedir. Örneğin İsviçre farklı dilleri, farklı mezhepleri ve farklı kültürel bölgeleri tek bir siyasal çatı altında bir araya getirmeyi başarmıştır. Bu başarı yalnızca ekonomik gelişmişlikten kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda yerel katılım, güçlü yerel yönetimler ve yüksek toplumsal güven sayesinde mümkün olmuştur. Benzer şekilde Kanada uzun yıllar boyunca dil ve kimlik meseleleriyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak birçok sorunu güvenlik eksenli değil, siyasal ve hukuksal katılım eksenli çözümlerle yönetmeye çalışmıştır. Amaç farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları ortak sistemin parçası hâline getirmek olmuştur. Almanya da ilginç bir örnek sunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen federal yapı yalnızca idari bir tercih değildir. Aynı zamanda gücün dağıtılması ve toplumsa
Read the full story at the source
This story was published by Independent.
Comments